23 Kasım 2015 Pazartesi

Merhaba,
Bugün nihayet 4-13 Kasım arasındaki Osaka, Nara, Kyoto, Kobe, Tokyo ve Hakone maceramızı anlatmaya başlıyorum. Uzun bir yazı olacak, çayınızı kahvenizi hazır edin. :)

4 Kasım Perşembe günü, Türkiye'den arkadaşım Batuhan'ı havaalanında karşıladım, oradan doğrudan Osaka'ya geçtik. O günümüz tamamen yolda geçti. Osaka'da yaşayan bir arkadaşım bizi karşıladı ve yemek yedikten sonra onların evine geçtik. Uzun zamandır görüşmediğim ve çok özlediğim bir arkadaşım olduğu için o gün uzun saatler boyunca sohbet ettik. Bir de en sevdiğim Japon içkisi olan umeshu (ume, erik ve kayısı arası bir tada sahip Japon meyvesi, genelde Japon eriği olarak bilinir, likörü. Alkol oranı değişebiliyor, bizim içtiğimiz %10 alkollüydü.) almışlar, onun eşliğinde muhabbetimiz de tatlandı. Tabi Batuhan yol yorgunu olduğu için erken uyudu, bense arkadaşımla uzun uzun hasret giderdim. :)
Ertesi gün, arkadaşım ve kız arkadaşının hazırladığı şahane bir kahvaltıyla güne başladık. Sonrasında Nara'ya gittik. Nara, geyikli parkı ve Todaiji tapınağı ile bilinen bir şehir. Batuhan, Kyoto veya Osaka'dan çok orayı görmek istediği için Kansai gezisini planımıza ekledik. :)
 Aşağıda da Nara'da çekildiğimiz fotoğraflar var. :)

Nara Geyikli Park, geyikler ve biz.
Batuhan'ın geyikli selfie'si. :D
Fotoğraflarda da görüldüğü üzere, geyiklerle oldukça samimi olabiliyorsunuz. 
Geyiklerle vakit geçirdikten sonra Todaiji tapınağına gittik. Burası gerçekten görülmeye değecek bir tapınak. Büyük Buda, onun koruyucuları, oldukça güzel yapılmış. Ortamın büyüsü, sanırım biraz da tütsünün etkisiyle, insanı içine çekiyor. :)
Tapınağı gezdikten sonra biraz ağaçların arasında dolanarak tohum topladık. Batuhan'ın bonsai'a merakı olduğundan ve bonsai için sipariş ettiği tohumlar pahalı olduğundan, fırsatını bulmuşken bol bol tohum topladık ona. Hala adını bilmediğim, sarı yapraklı ve tohumları çok pis kokan ağacın da yaprakları güzel olduğu için tohumlarını topladı Batuhan. Burada ona yardım etmedim. Sonrasında, üzerine çok muhabbet ettiğimiz için "bizim ağaç" olarak kaldı adı. :D
Tohum topladıktan sonra biraz şehir içindeki alışveriş yapılabilecek sokakta zaman geçirdik. Sonrasında başka yerlere gitmek için vaktimizin fazla kalmadığını anlayınca tekrar geyikli parka giderek, günümüzün kalanını da geyiklerle geçirmeye karar verdik. :)
Tatildeki ilk günümüzü tamamen Nara'da geçirdikten sonra, diğer günler için yaptığımız yoğun programı azaltıp, daha rahat gezeceğimiz ve gittiğimiz yerlerin keyfini çıkaracağımız bir program yaptık. 
2. gün, gezimize Osaka Kalesi'nden başladık. Tabi Osaka Kalesi derken, kalenin içine girmedik ama, bahçesinin keyfini çıkardık. Orada da yine Batuhan için biraz tohum topladık. Sonrasında da, gezimizde bir gelenek haline getirdiğimiz selfie çektik. Bu da o selfie'miz:


Osaka Kalesi'nin bahçesinde biraz dinlendikten sonra, Kyoto'ya doğru yola koyulduk ve Sanjûsangendô'ya gittik. Burası, içerisinde bir büyük Buda heykeli, 1000 tane herbiri birbirinden farklı kannon (buda heykeli) ve 28 koruyucunun olduğu büyük bir salon. İlk bakışta bu bin kannon'un aynı olduğu sanılıyor, ancak dikkatli bakıldığında küçük ayrıntılarında farklılıklar var. Ben özellikle bakarak kıyaslama yaptım, oradan biliyorum. :D Burada fotoğraf çekilemedik, çünkü içeride fotoğraf çekmek yasaktı ve bahçesinde de aklımıza bile gelmedi açıkçası. 
Sanjûsangendô'dan çıktıktan sonra, oraya yürüme mesafesinde olan Kiyomizu Tapınağı'na gittik. Kiyomizu Tapınağı, benim daha önce 2 defa gittiğim ve her defasında büyülendiğim bir yer. Doğayla iç içe olması ve yapısı gereği gerçekten şahane bir yapı. Tabi son 2 gidişimde (bu sefer dahil) bir kısmı tadilattaydı. O nedenle yeterince zevk alamasam da, Kiyomizu Tapınağı'nı sonbahar manzarasıyla görmek gerçekten güzeldi. Bu nedenle buraya ait fotoğrafı selfie yerine, manzara fotoğrafı koymayı uygun gördüm. 

Gün Batımında Kiyomizu Tapınağı

2. fotoğraf tapınağın hemen altından çekildi. Gördüğünüz gibi tapınağın etrafı ağaçlarla kaplı. İnsan orada olunca kendini yaşama ait hissediyor. Ah bir de çok fazla insan olmasa her şey çok daha güzel olurdu.
Kiyomizu Tapınağı'ndan sonra, akşam saatlerinde, yürüyerek Kyoto'nun merkezi sayılan Gion caddesine gittik. Caddeye varmak üzereyken, yolda bir maiko gördük. 2 sene önce görebilmek için ara sokaklarda gezmiştim, bu sefer o bizim önümüzden geçti. Aramayınca bulunuyormuş demek ki. :P
Neyse, Gion caddesinde gezerek ve yemek yiyecek bir yerler ararken, Teramachi diye bir alışveriş sokağına geldik. Gezerken bir yandan da Batuhan'ın ailesine ve arkadaşlarına hediye bakıyoruz tabi. Gezerken B Side Label diye bir sticker dükkanına girdik. Gerçekten çok güzel ve başka hiçbir yerde bulamayacağınız, özel tasarım sticker'lar, rozetler, magnetler, anahtarlıklar ve daha pek çok şey var burada. Ayrıca bu ürünlerde görsel dışında sözcük oyunları içeren espriler de var. Aşağıdaki fotoğraflarda bunlardan iki örnek görebilirsiniz. Zira bu ikisi benim favorilerim.


B Side Label'dan çıktıktan sonra, kurt gibi aç olduğumuz için, Teramachi'deki küçük bi restorana girerek, orada okonomiyaki yedik. Ben uzun zamandır yememiştim, Batuhan ise ilk kez yiyordu.  Gerçekten çok güzeldi. Bir ara yan masamıza oturan 2 Japon teyze ile muhabbet ettik. Teyzelerden biri, menüsündeki tatlıyı bize verdi. Benim yiyecek yerim kalmamıştı ama Batuhan büyük bir şevkle yedi. :D İkimiz de halimizden gayet memnun çıktık oradan. 2. günümüzü de bu şekilde bitirdik.
3. gün Arashiyama'ya gittik. Oranın doğası beni her zaman etkilemiştir. Daha önce yaz ortasında ve kışın gitmiştim, ama hep sonbahar manzarasını görmek istiyordum. Bu sefer sonbahar manzarasını görmek nasip oldu. Bunun için kendimi şanslı hissediyorum. Bugün, tapınak gezmekten ziyade, kendimizi doğanın güzelliğine bıraktık. Önce bambu ormanlarına gittik. Bambu ağaçları arasındaki yolda yürüyebiliyorsunuz sadece. İnsanların bambulara zarar vermesini önlemek için (en azından benim görüşüm bu) çalılardan çit yapmışlardı. Ancak bir yerde çit bozulmuştu, biz de oradan ormanın içine girerek biraz havasını soluduk. Tabii bir de fotoğraf çektik.


Bambularla birlikte nefes almak yaşadığını hissettiriyor insana (biraz demogoji yapayım. :P). Arashiyama'ya daha önceki gidişlerimde bambulardan ileri gitmemiştim. Bu sefer biraz daha ilerledik. İyi ki yapmışız. Karşımıza şöyle bir manzara çıktı:


Bu fotoğrafı özellikle geniş olarak koydum. Çünkü beni gerçekten etkiledi. Tabi fotoğraf makinemin lensi 50mm olduğu için geniş bir açıdan çekemedim. Ama bu bile manzaranın güzelliğini anlayabilmek için yeterli bence.
Buradan sonra biraz daha ileri gittik. Orada Dream Cafe diye bir cafe (eski Japon tarzı ev görünümünde)'ye denk geldik. Burası normalde sadece üyelerin girebildiği bir yermiş. Ancak bizim gittiğimiz gün üyeler kullanmadığı için ziyaretçilere açılmış. Kişi başı 3 bin yen vererek buraya girdik. Japon tarzı verandasına oturduk, bir görevli özel çay ve tatlı servisi yaptıktan sonra bizi doğa ile başbaşa bıraktı. Batuhan orada "tribe girerek (bu, kendisinin ifadesi)" resim çizmeye başladı. Ben de o sırada biraz evi dolaştım. Hatta (yasak olmasına rağmen), verandada oturup resim yapan Batuhan'ın bir fotoğrafını çektim. Bu da o fotoğraf:


Arashiyama'dan akşama kadar vakit geçirdikten sonra, Batuhan tekrar B Side Label'a gitmek istediği için Kyoto'ya geçtik. Orada birkaç dükkan daha gezdikten sonra günü bitirdik. Neden bilmiyorum ama, insanın Kyoto'da her şeyi alası geliyor. Her şey çok güzel.
4. günümüzde bizi evinde ağırlayan arkadaşlarımla birlikte Kobe'ye gittik. Kobe, özellikle dünyaca meşhur Kobe eti ile biliniyor. Ayrıca Japonya için önemli liman kentlerinden birisi. Batuhan, Japonya'ya gelmeden önce mutlaka yemek istediğinden bahsettiği için Kobe eti yemeden dönmek istemedik. Kobe eti, güzel olduğu kadar pahalı da bir et. Ancak, öğle yemeği olarak daha ucuz olduğundan, biz öğle yemeğinde yemeyi tercih ettik. Ayrıca bu etin kalitesine göre sınıfları, sınıflara göre de fiyat farklılıkları vardı. Biz orta seviye bir et yemeyi tercih ettik. Yemeğimiz geldiğinde, bir garson bize (Daha doğrusu en pahalı eti seçen Batuhan'a) eti ne şekilde yerse tadını daha iyi hissedeceğine dair bir açıklama yaptı. Tabii biz de o anlatımdan kendimize pay çıkararak, ona uygun bir şekilde yedik. (:
Bir de gittiğimiz restoranda kullanılan et ödüllü bir etmiş. Şampiyon Kobe eti yani. :D Fotoğrafta da ödülünü görüyorsunuz.


Yemekten sonra biraz iskelede dolandık, sonra Anpanman Müzesi'ne gittik. Anpanman, ekmekten yapılan bir çizgi karakter. Japon çocukları çok seviyormuş. Orayı görmeden dönmeyelim dedik. :D
Oradan sonra eve döndük. Arkadaşlarımız bize nabe (masanın üzerine bir ocak koyulup, üzerindeki tencere/wokta su içerisinde çeşitli malzemelerin haşlanarak, sıcak sıcak yendiği bir yemek) yaptı. Son gecemizi de nabe ile bitirmiş olduk.
5. gün, sabah erkenden evden çıktık. Uçağımızın kalkmasına biraz vakit vardı, o nedenle biraz çevreyi dolaştık. Sonra havaalanına gittik. Havaalanında beklerken, uçağımızın saatini yanlış hatırlayıp, bileti de tam kontrol etmediğimiz için uçağı kaçırdık. Bu bize çok güzel bir macera oldu (tabi o zaman bu şekilde düşünmeyip, aptallığımdan dem vuruyordum). Bunun üzerine, bir sonraki uçak için fiyat sorduğumuzda, shinkansen (hızlı tren) fiyatıyla aynı olduğunu öğrendik. O yüzden de shinkansen ile gitmeye karar verdik. Batuhan da bu sayede Japon hızlı trenlerini görmüş oldu.
Tokyo'ya vardığımızda doğrudan İkebukuro'ya gittik. Zira saat 19:00'da Baykuş Cafe'de rezervasyonumuz vardı ve onu kaçırmak istemiyorduk. Cafe'ye 10 dakika erken gittik, bizi geri gönderdiler, 10 dk sonra gelin diye. Dışarıda biraz vakit geçirdikten sonra tekrar cafeye gittik. Bizi sırayla, ellerimize antibakteriyel sprey sıkarak, kıyafetlerimizi teker teker alarak karşılayıp, bu işlem bittikten sonra, hayvanlarla yakınlaşmadan önce onlar hakkında bilgi verdiler. Nasıl seveceğimizi vs hepsini öğrettiler. Bir de bu cafe hakkında sosyal medyada paylaşım yaptığında indirim alıyorsun. Onun da bilgisini verdikten sonra bizi baykuşlarla başbaşa bıraktılar. 1 saat boyunca gönlümüzce dokunduk, sevdik onları. Dinlenmede olmayanları, görevliye söyleyerek elimize alabildik. Bu fotoğrafta mutluluğumuzu görebiliyorsunuz:


Baykuş Cafe'de 1 saat geçirdikten sonra, Airbnb adlı site aracılığıyla bulduğumuz, kalacağımız yere gittik. Burası, 2 katlı, 3 odalı, mutfağı, banyosu vs oldukça temiz bir evdi. Evin sahibi ile çok fazla görüşemedik, ancak evi bizim için ziyadesiyle iyi oldu. İlk kez bu şekilde bir siteden kalacak yer buldum. İyi ki de yapmışım. Tokyo'daki ilk günümüz ve toplamda 5. günümüzü de bu şekilde bitirdik. (Bu arada, Batuhan'ın Japonya'ya geldiği 4 Kasım'ı, o gün hiçbir şey yapmadığımız için saymıyorum.)
Ertesi gün, gezimize öncelikle Ueno Parkı'ndan başladık. Parkın içerisinde biraz vakit geçirdikten sonra, planımız dahilinde olan Ulusal Bilim Müzesi'ni gezdik. Orada hayvan türlerinden, bitki türlerine, çocuklara dünya tarihini anlatan görsellerden, dinozor kalıntılarına, aklınıza gelebilecek her şey mevcut. Müze 2 bölümden oluşuyor. 1 bölümü dünya hakkında bilgi alabileceğiniz, kıtalara göre insan tiplerinden, teknolojinin gelişimine kadar her şey var. Diğer bölümünde ise Japonya hakkında türlü bilgilere ulaşabiliyorsunuz. Japonya'daki ilk insanların yaşam tarzından, ülkede yer alan hayvan türlerine kadar her şey var. Ancak, beni en çok şaşırtan (müze hakkında araştırma yaparken nedense bu bilgiye rastlamamıştım) ve duygulandıran Hachiko'nun doldurulmuş halde bu bölümde karşıma çıkmasıydı. Bu da onunla birlikte fotoğrafım:


Müzeden sonra, Tokyo Skytree'ye gittik. tabi planımız ona çıkmak değildi. Skytree ile aynı binada (ya da alışveriş merkezinde) yer alan Sumida Akvaryumu'na gittik. Burası da çok çeşitli hayvanların olduğu bir akvaryumdu. Her ne kadar Türkiye'dekilere (en azından Ankara'dakilere) kıyasla büyük de olsa, hayvan nüfusu ve alan olarak düşünüldüğünde hayvanlara çok acıdım. O yüzden daha fazla anlatmak istemiyorum açıkçası. Merak edenler için güzel bir yer.
Buradan çıktıktan sonra alışveriş merkezi içinde biraz gezdik. Burası da yine yabancıların çokça alışveriş yapmasına yönelik dükkanlarla doluydu. Biraz gezdikten sonra, favori mekanlarımdan birisi olan Donguri Kyôwakoku (birebir çevirisi Palamut Cumhuriyeti oluyor, Stüdyo Ghibli ürünlerinin satıldığı dükkan)'ya gittik. Burası, gördüğüm diğer Ghibli dükkanlarından daha büyük ve daha şaşırtıcı sürprizlerle dolu. Sürprizlerden biri için aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz.


Bu, bir videodan çektiğim bir görüntü değil. Ağaç kovuğu şeklinde yapılmış, camlı bir bölmede karanlıkta yatan bu peluş Totoro ve Meichan, düğmeye bastığınızda bu şekilde canlanıyorlar. Gerçekten çok güzel düşünülmüş bir şey. 6. günümüzü de bu şekilde tamamlayarak eve döndük.
7. gün için sabah 9'da Hakone'ye biletimiz vardı. Hakone, onsenleri (Japon tarzı kaplıca/hamam) ile ünlü bir şehir. Buraya gitmek için, daha önceden bir tur şirketinden biletlerimizi aldık. (Tur şirketinden, her şey dahil [Hakone'ye Romance Car adlı trenle gidiş dönüş bileti, Yuryo adlı onsene giriş bileti, Hakone 1 day pass bileti] 8300 yene hem rahat, hem de ucuz bir şekilde gidebiliyorsunuz.) Sabah Shinjuku'dan binip, 1,5 saat yol giderek Hakone'ye vardık. Doğrudan onsene gitmek yerine, önce şehirde biraz gezmek istedik ve nostaljik trene bindik. Trenle, Hakone'nin güzel manzaralı dağlarında bir tur attıktan sonra, tramvaya bindik. Tramvay, dağın tepesine doğru götürdü bizi. Oradan teleferiğe binecektik ama dağda volkanik hareketlenme başladığı için, teleferik seferleri o hat üzerinde durmuş. Bu nedenle bizi otobüsle teleferiğe kadar götürdüler. Tabi trenden buraya kadar çok güzel bir manzara eşlik etti bize. Sonrasında teleferiğe binerek, göl kenarına kadar gittik. Gerçekten müthiş bir manzarası vardı. Bir de daha önce teleferiğe binmediğim için bana büyüleyici geldi. Teleferikten sonra, gölde cruise gezisi (bu şekilde adlandırmışlar) yaptık. Daha doğrusu, bir limandan diğerine kadar cruise ile gittik. Tabi anlatması kolay da, bunlarla günümüzü yarıladık.

Dağdaki volkanik hareketin görüntüleri. Havada çok ağır bir koku vardı.
Cruise gemisi (ya da teknesi) Eski İngiliz tarzında yapılmış 3 tekneden biriydi.
Buradan sonra otobüsle istasyona dönerek, bizi onsene götürecek servise bindik. Gittiğimiz onsen, gerçekten de çok güzel yapılmış, girişiyle dahi vay dedirten bir onsendi. Açık ve kapalı havuzları olan, dinlenme yerleri tamamen Japon tarzı, açık havuzları ormana bakan bir yerdi. Orada yaklaşık 4 saat kadar zaman geçirdik. Tabii bu sürenin hepsini onsende geçirmedik, ara ara buluşma saati koyduk, biraz dinlenip sonra yine onsenlere koştuk. :D
Sonuç itibarıyla şahane bir gün geçirip, hem kirimizden pasımızdan kurtulduk, hem de çok güzel rahatladık ve günü bu şekilde bitirerek eve döndük.
Meraklısı için bu onsenin İngilizce web sayfası: http://www.hakoneyuryo.jp/english/ Bu da girdiğimiz onsenin giriş kapısı:


12 Kasım'da sabahtan okuldaki bazı işlerimi hallettikten sonra, Saitama iline bağlı Omiya'daki bonsai köyüne gittik (Ayrıntılı bilgi için bkz: http://www.stib.jp/e/tourism/omiyabonsai.html ) Aslında amacımız Bonsai Müzesi'ne gitmekti, ancak fazla araştırma yapmadan gidince, Perşembe günü Bonsai Müzesi ve civardaki bonsai bahçelerinin kapalı olduğunu bilemedik. Neyse ki şansımız yaver gitti de, 2 bonsai evinde çalışanlardan izin alarak bahçelerinde gezebildik. Batuhan Türkiye'de bonsai yetiştirmeye çalışan biri olarak orada kendini kaybetti. Ben daha önceki gidişimde olduğu gibi, büyük bir keyif aldım. Farklı tarzlarda, farklı boyutlarda bonsailar arasında uzun süre vakit geçirdik. Fotoğrafta da bonsai bahçesindeki bonsailardan biri, insanın Arrietty olup, bu ağaca çıkası geliyor:


Bonsai müzesinden çıktıktan sonra, karnımızı doyurmak için önce yakınlardaki bir restorana girdik. Burası 2 yaşlı teyzenin işlettiği çok hoş bir restorandı. İçeride bizden ve teyzelerin bir arkadaşından başka kimse yoktu. Teyzeler de yemek servisinden sonra amcanın yanına gidip, eğlencelerine baktılar. Gayet samimi bir yerdi. Omiya'ya yolum düşerse oraya mutlaka gideceğim.
Yemeğimizi yedikten sonra Shinjuku'ya geçtik. Orada Batuhan kendisi için artbook (çizim kitabı) baktı, Biccamera'da biraz oyunlar bölümde kendini kaybetti, sonrasında da Kabukicho'ya gittik. Kabukicho biraz farklı bir yer. Tarif etmemin bir manası yok. O nedenle yolunuz Shinjuku'ya düşerse gidin bir görün derim. :D Bu da bizim Kabukicho hatıramız:


Shinjuku'dan sonra Harajuku'ya geçip biraz dolandık. Ancak, sanırım haftaiçi olduğu için, pek fazla kimse yoktu, hatta dükkanların çoğu kapanmıştı. Biz de oradaki Daiso (neredeyse her şeyin 100 yen olduğu mağaza)'ya girip, son alışverişlerimizi yaptık. Sonrasında da benim için artık bir Harajuku geleneği olan purikura çekildik. Bilmeyenler için; purikura, bir fotoğraf bölmesinde birkaç fotoğraf çekildikten sonra bilgisayarda bu fotoğrafları istediğiniz gibi düzenleyip, sonra da sticker olarak çıktısını alabildiğiniz makine. Telefon mail adresim (Japonya'da kullandığınız GSM şirketine göre mail adresi alabiliyorsunuz) olmadığı için, telefona bu fotoğraflardan birini gönderemedim. O nedenle fotoğrafını paylaşamıyorum.
Son günümüzü de bu şekilde bitirdik. Ertesi gün, sabah erkenden evden çıkıp, havaalanına doğru yola koyulduk. Aktarma yapacağımız durak Shibuya olunca, Hachiko heykeli önünde fotoğraf çektirmeden göndermek istemedim Batuhan'ı. Doldurulmuş Hachiko'dan sonra heykelini ve bu arada merak ettiği ünlü Shibuya kavşağını da gördü.


Bu fotoğraftan yaklaşık 2 saat sonra Batuhan'la havaalanında ayrılarak, bu maceranın da sonuna geldik. Yazıyı biraz geciktirdim, ancak bu yaşadıklarımız öyle kolay anlatılmıyor. İtiraf etmeliyim ki, bu yazıyı da 2 günde yazdım ve yazarken de fotoğraflardan kopya çektim. Anlatılacak daha çok şey vardı belki ama, çok fazla ayrıntıya girip (zaten yeterince girdim) de sıkmak istemedim.
Neyse, başka maceralarda görüşmek üzere. Hoş kalın.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder