Merhaba,
Yine uzun bir aradan sonra yazıyı elime alabiliyorum, zira bu aralar gerçekten çok yoğunum. Sebebini yazının devamında okuyacaksınız. Son yazıda Batuhan'la Japonya gezimizden bahsetmiştim. Batuhan döndükten sonra, Kagoshima'da okuyan Türk arkadaşlar Tokyo'ya geldi. Bu vesileyle, müsait olan Türkler (+1 Avustralyalı) olarak toplandık. Ne yapalım diye dolanırken, havanın da yağmurlu olduğunu göz önüne alarak, Japon tarzı restoran olan izakayaya gittik. Burada biraz eğlendik. Tabi eğlencenin sınırlarını aşıp, sürgülü kapıları birkaç kez yerinden çıkardık (kapılara yaslanan arkadaşlara selam olsun. :D). İzakayadan sonra sabahlamaya karar vererek karaokeye gittik. Bazı arkadaşlar orada biraz kestirirken, diğerlerimiz gayet enerjik olarak şarkılar söyleyerek eğlenmeye devam ettik. Bu arada bir not, Japonya'daki karaoke kulüplerinde oda kiralayarak, sadece tanıdığın insanlarla karaoke yapıyorsun. Yabancılarla birlikte olmadığın için rahatça eğlenebiliyor, istersen -gürültüye de dayanabilirsen- bi köşeye kıvrılıp uyuyabiliyorsun.
Burada sabahı ettikten sonra dağıldık. Gerçekten güzel bir gece oldu. O günden kalan fotoğrafı, çok kötü olduğu için koymuyorum.
Bu arada, burada uzun zamandır kendo yapacağım bir yer araştırıyordum. Üniversitenin kendo kulübü var, ancak iletişim bilgileri olmadığı için onlara ulaşamıyordum. Sonunda dayanamayıp, web sayfalarında yazan, antrenman yaptıkları yerin adresine doğrudan gitmeye karar verdim ve antrenman günleri olan Cuma günü destursuz bir şekilde gittim. Küçük bir not; Üniversitenin kendo kulübü, salon olarak, Japonya'nın en ünlü kendo dojolarından biri olan Noma Dojo' nun salonunu kullanıyor. Salona kendo kulübünden biraz erken gitmişim, bi süre beklemek durumunda kaldım. Nihayet, ilk gelen kişi de kendo kulübü başkanı oldu. Durumumu anlatıp, kendoya başlamak istediğimi söylediğimde pek bir sevindi. Zira Üniversitenin kendo kulübüne pek ilgi yoktu. Buraya gelmeden önce de Japon bir hoca Ochanomizu Üniversitesi kendo kulübünün pek iyi olmadığını söylemişti. Ben yine de burada başlamak istedim; özellikle de Noma Dojo'da çalıştıklarını duyunca. Velhasıl, o gün antrenmanı izleyip, gerekli kişilerle tanıştıktan sonra, antrenmanlara başlamaya karar verdim. Tabi bunun için bir sonraki antrenman gününü beklemem gerekiyordu, o gün sadece izlemekle yetindim.
Bu arada, burada uzun zamandır kendo yapacağım bir yer araştırıyordum. Üniversitenin kendo kulübü var, ancak iletişim bilgileri olmadığı için onlara ulaşamıyordum. Sonunda dayanamayıp, web sayfalarında yazan, antrenman yaptıkları yerin adresine doğrudan gitmeye karar verdim ve antrenman günleri olan Cuma günü destursuz bir şekilde gittim. Küçük bir not; Üniversitenin kendo kulübü, salon olarak, Japonya'nın en ünlü kendo dojolarından biri olan Noma Dojo' nun salonunu kullanıyor. Salona kendo kulübünden biraz erken gitmişim, bi süre beklemek durumunda kaldım. Nihayet, ilk gelen kişi de kendo kulübü başkanı oldu. Durumumu anlatıp, kendoya başlamak istediğimi söylediğimde pek bir sevindi. Zira Üniversitenin kendo kulübüne pek ilgi yoktu. Buraya gelmeden önce de Japon bir hoca Ochanomizu Üniversitesi kendo kulübünün pek iyi olmadığını söylemişti. Ben yine de burada başlamak istedim; özellikle de Noma Dojo'da çalıştıklarını duyunca. Velhasıl, o gün antrenmanı izleyip, gerekli kişilerle tanıştıktan sonra, antrenmanlara başlamaya karar verdim. Tabi bunun için bir sonraki antrenman gününü beklemem gerekiyordu, o gün sadece izlemekle yetindim.
Haftasonu da İçten'le yine buluşup, Harajuku yakınlarındaki Yoyogi Parkına gittik. Bu park, hem çok büyük olduğu, hem de çok farklı etkinlikleri barındırdığı için güzel bir yer. Resim yapanlar, oluşturdukları bir grupla kendi tarzlarında dans edenler, farklı tarzlarda müzik yapan insanlar, daha pek çok şey görebilirsiniz burada. Dikkatimizi en çok çekenlerden biri; parkın girişinde, 60-70li yıllardan ışınlanmış gibi görünümleri olan ve kendi oluşumlarının ceket/yeleklerini giyen kalabalık bir grubun, 60-70ler müzikleri ile dönemin dansını yaşatması oldu. Ayaklarında sivri burun ayakkabılarla, saçlarının üstü havalıyken, yanları jöleyle iyice yapıştırılmış; bir nevi Twitter fenomeni olan Taci Kalkavan'ın fotoğrafındaki saç şekline sahip insanlar, delicesine dans ediyorlardı. Videolarını aşağıda görebilirsiniz.
Bunlardan başka, Japon davulu taiko çalan bir grup gerçekten çok başarılıydı. Grupta bir de ufaklık vardı, son performansı ona bıraktılar. Tahminen 6-7 yaşlarındaki bu çocuk grubun diğer üyeleriyle koordine bir şekilde çok şahane bir performans sergiledi. Umarım bu azmini hiç kaybetmez. :)
Taiko grubunun gösterisini de izledikten sonra, karnımız da acıkmaya başlayınca, Harajuku'daki dönerciye gittik. Evet, şaka veya yazım yanlışı değil, bildiğiniz döner. Türk dönerci. Ankara'nın gobit ekmeğinde döner yapan ufacık bir yer var Harajuku'da ve başka yerlerdeki dönerciler gibi değil, sahibi de Türk buranın. :D Bu neden üstüne basarak söylüyorsun diyebilirsiniz, ancak Kamakura'da ve (İçten'den duyduğum kadarıyla) Fuji Eğlence Merkezi (Fuji-Q) yakınlarındaki dönerci Türk olmadığı halde Türk döneri (!) satıyor. Her ne kadar marul, domates vs yerine lahana kullansa da, yine de fena değil döner. Neyse, burada karnımızı doyurduktan sonra Harajuku'nun ünlü Takeshita caddesinde biraz gezinip, ordan da bi cafeye oturarak bir şeyler yiyip içerek günü bitirdik.
Bir sonraki haftanın en güzel olayı, uzun zaman ara verdiğim kendoya yeniden başlamam oldu. Bu da ilk görüşmeden 1 hafta sonra oldu. Çünkü antrenman Pazartesi ve Cuma günleri, ancak ne şanslıyım ki (!) tanıştığım günden sonraki antrenman Japonya'daki resmi tatile geldiği için, Üniversitenin kendo kulübünün antrenmanı yoktu. Dolayısıyla Cuma günü antrenmana gittim ve özlediğim kendoya, dolayısıyla özlediğim Esra'ya yeniden kavuştum.
Haftasonu için, daha önceki gelişimde Kosta Rikalı arkadaşımın tanıştırdığı Japon arkadaşım Mariko'dan öğle yemeği daveti aldım. Onunla güzel bir öğle yemeği yiyip, hoş bir sohbet ettikten sonra, başka zaman yeniden görüşmek üzere sözleştik.
Sonrasında yine İçten'le buluştuk ve bu sefer Kichijoji'ye gittik. Burayı daha önce duymuştum, ancak ilk kez gitme fırsatı buldum. Shinjuku kadar değil elbette, ama yine de kalabalık ve canlı bir bölge. Gezerken bir parka denk geldik, gerçekten çok güzel ortamı olan bir parktı. Ama parkın ortasındaki ufacık gölde, -bana göre- haddinden fazla sandal, kuğu (insanların binip, pedal çevirdiği türden, asıl adını bilmiyorum) falan vardı. İnsanlar birbirine çarpacak kadar yakınlardı. Bence bu kadar aracın olması insanlar için tehlikeli. Ama sonuç olarak gayet güzel bir parktı. Burayı biraz kısa kesiyorum, çünkü buradan sonra gittiğimiz yer bu parkı gölgede bırakıyor. :D
Kichijoji'de biraz daha gezindikten sonra Asagaya'ya gittik. Shinjuku'dan Chûo veya Chûo-sôbu tren hattı ile 10 dakikalık mesafede olan bu yerde, -bana ve buradaki pek çok yeri deneyen insanların geneline göre- Japonya'daki en iyi Türk lokantası var: İZMİR RESTORAN. Bu restoran, uzun zamandır burada yaşayan ve 13-14 yıldır da burayı işleten Elif Agafur'a ait. Elif abla ile 2013 Şubatında Ayşe Nur Hocam sayesinde tanışmıştık ve bir önceki gelişimde de ara sıra uğrardım yanına. Bu yazıda restorandan uzun uzadıya bahsetmeyeceğim, çünkü burası ayrı bir yazıyı hak ediyor. O nedenle o gün yaşadıklarımızı anlatıp geçeceğim şimdilik.
İçten'le restorana gittikten sonra, midemiz adeta bayram etti. Uzun zaman sonra Türk müzikleri eşliğinde Türk yemeği yedik, güzel insanlarla sohbet ettik. Şahane bir gece geçirdik. Bu fotoğraf da o güzel gecenin kanıtı.
Tabi bu fotoğrafta görünen, yediğimizin yalnızca bir kısmı. Tabiri caizse öküz gibi yedik. Ee, sonuçta 2 aydır böyle güzel lezzetlere açız. :D
Neyse efenim, bu güzel gecenin ertesi günü Elif abla beni aradı ve 1 Aralık Salı günkü Ertuğrul 1890 filminin galasına benim için bilet ayarladığını söyledi. Tabi benim için bulunmaz bir fırsattı bu! Dolayısıyla hazırlanıp, süslenip püslenip gittim galaya. Girişte biletimi almak için Büyükelçilik masasına uğradım, biletimi bulamadıkları için bir süre beklememi istediler. O sırada burada yüksek lisans yapan ve Elif ablanın yanında çalıştığı için tanıştığım Emir geldi. Onunla biletlerimizin bulunmasını beklerken, yanımıza 2 Türk geldi, isimleri Önder ve İlker'miş. İlker olan tanıdıktı, ancak nereden tanıdığımı çıkaramadım. Tanıdıkları başka kişiler gelince yanımızdan ayrıldılar, sonrasında internetten yaptığım küçük bir araştırmayla o kişinin İlker Kızmaz olduğunu hatırladım, hani şu Aşk-ı Memnu dizisindeki Bihter'in eniştesini canlandıran oyuncu. :D Uzun zamandır oynadığı film veya dizileri izlemediğim için unutmuşum kendisini, beğendiğim bir oyuncu olmasına rağmen. :P Sonrasında da yine gördükçe selamlaştık, ama ben "Yaa az önce sizi çıkaramadım, kusura bakmayın" vs demeye çekindiğim için bozuntuya vermedim.
Neyse efendim, daha fazla uzatmadan galaya geçeyim. Zamanı geldiğinde salona girdik ve açılış başladı. Öncesinde her etkinlikte olduğu gibi protokol konuşmaları, oyuncuların konuşmaları falan oldu. Sonra fotoğraf çekimine geçtiler, ancak burası çok acayipti. Zira fotoğraf çekilirken, dünya şeklinde ve üzerinde filmin adının yazılı olduğu büyük bir balon getirdiler ve oyuncular seyircilere arkasını döndü. Ortaya böyle bir fotoğraf çıktı, ancak dünya şeklindeki balonun arkasında kalanlardan birisi, Prenses Akiko ve Türkiye Büyükelçisi Ahmet Bülent Meriç'ti. Büyükelçi etkinlik sonrasında bu durumu kendisi söylemiş. Fotoğraf çekiminden sonra, nihayet büyük an geldi ve "Ertuğrul 1890" filminin gösterimine geçildi. Filmle ilgili bir eleştiri yapmayacağım, zira ne tarihçiyim, ne de sinema eleştirmeni. Bu konuyu işin uzmanlarına bırakıyorum. Ama sonuç olarak böyle bir işbirliği ile film yapılması güzel bir olay. :)
Film gösteriminden sonra, dışarıda kokteyl olmasını beklersiniz değil mi, zira uluslar arası bir film ve galaya üst düzey kişiler de davetliydi (kendimden bahsetmiyorum :P ). Ancak öyle bir kokteyl veya fotoğraf çekimi gibi bir şey olmadı. THY'nin standı ve fotoğraf çekimleri için bir arkaplanı vardı, ancak THY orayı tekeline almış olduğu için kendi hostesleri ve yetkilileri fotoğraf çekildi. Oyuncular desen, insanlarla muhatap olmamaya çalışarak kaçmaya çalıştı. Neyse ki ben salonda, herkes çıktıktan sonra Kenan Ece ve Murat Serezli ile tanışarak, onları tebrik etme fırsatı buldum. Murat Serezli ile fotoğraf çekilemedim, ancak Kenan Ece'yi affetmedim. :D Bu da o fotoğraf.
Neyse ki salonda fotoğraf çekildim, dışarıda çekilirim deseydim elimde hiçbir fotoğraf olmayacaktı.
Galanın ertesi gününden itibaren, bu yazıyı geciktirmemin de sebebi olan, Elif Ablanın işlettiği İzmir Restoran'da bazı günler çalışmaya başladım. Uzun zamandır eleman aradıkları ve son zamanlarda sıkışık oldukları için, onlar tam zamanlı bir eleman bulana kadar, hem Japoncamı geliştirmek, hem de Elif ablaya yardımcı olmak için çalışmaya karar verdim. Tabi bu ay bana üniversiteden çalışma izni çıkmadığı için resmi olarak çalışıyorum diyemiyorum, sadece yardıma gidiyorum (resmiyette yani). :D
Hatta oraya o kadar çok alıştım ki, normalde yardıma gitmeyeceğim günlerde dahi, biraz muhabbet, biraz da işlerini kolaylamak için gider oldum. Tabi biraz da Türk yemekleri için. Malumunuz, benim en kötü özelliklerimden biri yemek seçiyor olmam. Annemin yaptığı yemeklerin bile hepsini yemeyen biri olarak, Japon mutfağına aşık olmam beklenemez. O nedenle Türk yemekleri (özellikle de lahmacum) benim göz bebeğim. :D
İzmir Restoran ile ilgili ayrıca bir yazı ele almayı planlıyorum, o nedenle burada daha fazla ayrıntı vermiyorum.
Gelelim 5 Aralık'a. O gün yine İçten'le buluşup, Tokyo istasyonuna gittik. Tokyo istasyonu hem çok büyük, hem de ana binası tarihi bir yapı olduğu için çok güzel. Akşam saatlerinde gittiğimiz ve çektiğim fotoğrafta pek belli olmadığı için dış görünüşünü sizlere gösteremiyorum. Ancak, kubbemsi bölümlerinden birinin içini gösterebilirim. O da bu fotoğrafta.
Burada biraz heykellerin keyfini sürüp (o nasıl oluyorsa), biraz da dinlendikten sonra ara sokaklarda biraz gezdik. Akşam olduğu için bazı dükkanlar kapanmıştı. Bazılarının kepenklerinde çok güzel resimler vardı. Sahip olduğun/bulunduğun yeri güzelleştirmek böyle bir şey işte:
Bugünü de böyle bitirdikten sonra kapanışı İzmir Restoran'da yaptık. :)
Ertesi gün, yani 6 Aralık'ta Japonca Yeterlilik Sınavı vardı. Bilmeyenler için, Japonca Yeterlilik Sınavı, Japonya Vakfı (Japan Foundation) tarafından, tüm dünyada yapılan bir Japonca seviyesi belirleme sınavı. Bazı ülkeler de Temmuz ve Aralık olmak üzere 2 kere yapılırken, Türkiye de dahil pek çok ülkede sadece Aralık ayında yapılıyor. (Yalnızca Temmuz ayında yapılan ülkeler var mı bilmiyorum.) Sınavdan sonra İkebukuro'ya geçtim, haftasonu olduğu için cafeler çok kalabalıktı, ben de istasyon yakınlarında açık bir alana oturdum ve yazmam gereken bir maili yazmaya başladım. O sırada bir Japon gelerek, önce yanımın boş olup olmadığını sordu, boş olduğunu söyleyerek kafamı yine telefona gömdüm. Ama adamın amacı oturmak değil de, benimle konuşmak olunca "Çok güzelsin, nerelisin, 10 dakika vaktin var mı, birlikte eğlensek" diye sürekli beni darladı. 10 dakika eğlenmek ne demek bir defa! Neyse acelem olduğunu ve sadece mail yazmak için oturduğumu biraz sert bir ifadeyle söyleyince gitti. Cafe, pub vs gibi yerlerde olsa muhabbet ederim genelde, ancak hem acelem olmasından, hem de adamın yaklaşımından rahatsız olduğum için biraz aksi davranıp, adamın uzaklaşmasını sağladım. :D
Hafta içlerim okul ve restoran arasında geçti. Sadece Cuma günü, kendo antrenmanı çıkışı, salonda antrenman yapan herkesin (Noma Dojo hoca ve kendocuları, Üniversite Kendo Kulübü üyeleri vs) katılımıyla sene sonu partisi (bônenkai) yaptık. Hep birlikte Çin yemeği restoranına gittik. Yalnız ilginç olan, normalde (diğerlerini bilmiyorum ama) Üniversite Kulübü üyeleri için katılım ücreti 2000 yendi, fakat bir önceki antrenmanda salon için önemli biri olan (tam olarak oradaki vasfını söylemediler) ve antrenmanlara sadece izlemeye gelen Sugiyama Bey'le tanıştım, benim de partiye katılıp katılmayacağımı sordu ve katılacağımı söyledikten sonra, kulüp başkanına kulüp üyeleri için ücretin 1000 yen olduğunu söyledi. :D Ancak, partide hiyerarşi esastı. Kaynaşma anlamında hiçbir şey olmadı. Biz yine Üniversite ekibi olarak ayrı yerde oturduk ve sadece kendi aramızda konuştuk. (Bu arada kendo ile ilgili de bir sürü olay oldu, ancak onu toplu olarak yazının sonuna ekleyeceğim.)
12 Aralık Cumartesi günü ise, 2 yıl önce Japonya Vakfı'nın programı ile geldiğimde benimle aynı programda olan Filipinli arkadaşım Shieba, o dönem vakfın resepsiyonunda çalışan Mori hanım ve onun daha önceki programlarda gelen arkadaşları ile görüştüm. Mori hanım bizi evine davet etti ve orada güzel vakit geçirdik. Derken yine aynı programdan Kosta Rikalı arkadaşım Oscar ile Skype üzerinden görüştük. Oscar'ı çok özlemişim, ne de olsa o zamanlar en iyi arkadaşlarımdan biriydi. Bu da o görüşmenin fotoğrafı:
Bu görüşmeden sonra, yine aynı programdan Meksikalı Omar ile görüştük. Onunla hiçbir zaman iyi anlaşamadım, hatta en son kanlı bıçaklı olmuştuk. Onunla görüştüğüme pek memnun olduğumu söyleyemeyeceğim. :D
O gün Mori hanım beni yurda kadar arabayla bıraktı ve böylece günü bitirdim.
Ayın 15'inde Türkiye'deki hesabıma, oradaki bazı işlemlerim için para gönderdim. Ama para 22'sinde ulaşmış. Bir sonraki sefer başka bir yöntem deneyerek göndereceğim. O zaman bu işin de ayrıntılarını yazacağım için şimdi uzatmıyorum.
19 Aralık'ta Odaiba'da havaifişek gösterisini izlemeye gittim. Odaiba'da her yıl Aralık ayının her Cumartesi günü saat 19:00'da 10 dakikalık havaifişek gösterisi oluyor ve başta fotoğrafçılar olmak üzere, pek çok insan bunu izlemeye gidiyor. Ben de bu fırsatı kaçırmak istemedim. Giderken, vatmanı olmayan, tamamen elektronik sistemle çalışan Yurikamome treniyle gittim. Bu aralar Japonya'da futbol turnuvası düzenlendiğinden çok fazla futbol fanatikleri var ve ben de trende o holiganlardan bir grubuyla aynı vagonda yolculuk etmek zorunda kaldım. Adamlar treni salladılar resmen (teşbih yapmıyorum, tren sağa sola sallanıyordu gerçekten). Yolculuğu sağ salim tamamladıktan sonra Odaiba'ya vardım ve havaifişek gösterisini izlemek için yaklaşık 30 dakika buz gibi soğukta bekledim. Gösteri, Tokyo Kulesi ve Gökkuşağı Köprüsü manzaralı olunca daha bir güzel oluyor tabi. Bu nedenle de o soğuğa değiyor. Ayrıca, Japon havaifişekleri çeşitli şekillerde olabiliyor. Buraya koyduğum videoda yok ancak, çam ağacı, Noel baba, kardan adam ve kalp şekilli havaifişekler de patladı gösteride. Bu koyduğum video ise gösterinin en sonu:
Gösteriyi izledikten sonra, hem biraz ısınmak hem de alışveriş yapmak için Diver City alışveriş merkezine gittim. Buradaki H&M mağazasında, yılbaşında inanılmaz indirimler oluyor. 2000 yenlik tişörtleri 100~500 yen gibi bir paraya dahi alabiliyorsunuz. Ben de bu indirimden yararlanarak kendime bir şeyler aldım.
Sonrasında avm'nin önündeki dev Gundam (ünlü anime kahramanı robot) modelini (maketi veya robotu da diyebilirsiniz, ben ne diyeceğimi bilemedim) izlemeye gittim. Yılbaşı dolayısıyla avm duvarına yansıtılan anime sahnesiyle eş zamanlı olarak belirli bölgeleri ışıklandırılıyordu robotun. Animeseverlerin seveceği bir yer kesinlikle.
Gundam'la günümü sonlandırdım.
22 Aralık'ta, 3 aydır Nagoya - Okazaki'de bulunan ve bu süre içerisinde görüşme olanağı bulamadığım arkadaşım Orkun'u uğurlamak üzere Narita havaalanına gidiyordum ki, Orkun uçağını kaçırdığını ve hızlı trenle Tokyo'ya geleceğini haber verdi. Bu nedele onu Tokyo istasyonunda karşıladım ve Narita'ya birlikte geçtik. Onunla yaklaşık 4 saat muhabbet ettikten sonra, uçağına uğurladım. Bu da Narita hatırası:
Taiko grubunun gösterisini de izledikten sonra, karnımız da acıkmaya başlayınca, Harajuku'daki dönerciye gittik. Evet, şaka veya yazım yanlışı değil, bildiğiniz döner. Türk dönerci. Ankara'nın gobit ekmeğinde döner yapan ufacık bir yer var Harajuku'da ve başka yerlerdeki dönerciler gibi değil, sahibi de Türk buranın. :D Bu neden üstüne basarak söylüyorsun diyebilirsiniz, ancak Kamakura'da ve (İçten'den duyduğum kadarıyla) Fuji Eğlence Merkezi (Fuji-Q) yakınlarındaki dönerci Türk olmadığı halde Türk döneri (!) satıyor. Her ne kadar marul, domates vs yerine lahana kullansa da, yine de fena değil döner. Neyse, burada karnımızı doyurduktan sonra Harajuku'nun ünlü Takeshita caddesinde biraz gezinip, ordan da bi cafeye oturarak bir şeyler yiyip içerek günü bitirdik.
Bir sonraki haftanın en güzel olayı, uzun zaman ara verdiğim kendoya yeniden başlamam oldu. Bu da ilk görüşmeden 1 hafta sonra oldu. Çünkü antrenman Pazartesi ve Cuma günleri, ancak ne şanslıyım ki (!) tanıştığım günden sonraki antrenman Japonya'daki resmi tatile geldiği için, Üniversitenin kendo kulübünün antrenmanı yoktu. Dolayısıyla Cuma günü antrenmana gittim ve özlediğim kendoya, dolayısıyla özlediğim Esra'ya yeniden kavuştum.
Haftasonu için, daha önceki gelişimde Kosta Rikalı arkadaşımın tanıştırdığı Japon arkadaşım Mariko'dan öğle yemeği daveti aldım. Onunla güzel bir öğle yemeği yiyip, hoş bir sohbet ettikten sonra, başka zaman yeniden görüşmek üzere sözleştik.
Sonrasında yine İçten'le buluştuk ve bu sefer Kichijoji'ye gittik. Burayı daha önce duymuştum, ancak ilk kez gitme fırsatı buldum. Shinjuku kadar değil elbette, ama yine de kalabalık ve canlı bir bölge. Gezerken bir parka denk geldik, gerçekten çok güzel ortamı olan bir parktı. Ama parkın ortasındaki ufacık gölde, -bana göre- haddinden fazla sandal, kuğu (insanların binip, pedal çevirdiği türden, asıl adını bilmiyorum) falan vardı. İnsanlar birbirine çarpacak kadar yakınlardı. Bence bu kadar aracın olması insanlar için tehlikeli. Ama sonuç olarak gayet güzel bir parktı. Burayı biraz kısa kesiyorum, çünkü buradan sonra gittiğimiz yer bu parkı gölgede bırakıyor. :D
Kichijoji'de biraz daha gezindikten sonra Asagaya'ya gittik. Shinjuku'dan Chûo veya Chûo-sôbu tren hattı ile 10 dakikalık mesafede olan bu yerde, -bana ve buradaki pek çok yeri deneyen insanların geneline göre- Japonya'daki en iyi Türk lokantası var: İZMİR RESTORAN. Bu restoran, uzun zamandır burada yaşayan ve 13-14 yıldır da burayı işleten Elif Agafur'a ait. Elif abla ile 2013 Şubatında Ayşe Nur Hocam sayesinde tanışmıştık ve bir önceki gelişimde de ara sıra uğrardım yanına. Bu yazıda restorandan uzun uzadıya bahsetmeyeceğim, çünkü burası ayrı bir yazıyı hak ediyor. O nedenle o gün yaşadıklarımızı anlatıp geçeceğim şimdilik.
İçten'le restorana gittikten sonra, midemiz adeta bayram etti. Uzun zaman sonra Türk müzikleri eşliğinde Türk yemeği yedik, güzel insanlarla sohbet ettik. Şahane bir gece geçirdik. Bu fotoğraf da o güzel gecenin kanıtı.
Tabi bu fotoğrafta görünen, yediğimizin yalnızca bir kısmı. Tabiri caizse öküz gibi yedik. Ee, sonuçta 2 aydır böyle güzel lezzetlere açız. :D
Neyse efenim, bu güzel gecenin ertesi günü Elif abla beni aradı ve 1 Aralık Salı günkü Ertuğrul 1890 filminin galasına benim için bilet ayarladığını söyledi. Tabi benim için bulunmaz bir fırsattı bu! Dolayısıyla hazırlanıp, süslenip püslenip gittim galaya. Girişte biletimi almak için Büyükelçilik masasına uğradım, biletimi bulamadıkları için bir süre beklememi istediler. O sırada burada yüksek lisans yapan ve Elif ablanın yanında çalıştığı için tanıştığım Emir geldi. Onunla biletlerimizin bulunmasını beklerken, yanımıza 2 Türk geldi, isimleri Önder ve İlker'miş. İlker olan tanıdıktı, ancak nereden tanıdığımı çıkaramadım. Tanıdıkları başka kişiler gelince yanımızdan ayrıldılar, sonrasında internetten yaptığım küçük bir araştırmayla o kişinin İlker Kızmaz olduğunu hatırladım, hani şu Aşk-ı Memnu dizisindeki Bihter'in eniştesini canlandıran oyuncu. :D Uzun zamandır oynadığı film veya dizileri izlemediğim için unutmuşum kendisini, beğendiğim bir oyuncu olmasına rağmen. :P Sonrasında da yine gördükçe selamlaştık, ama ben "Yaa az önce sizi çıkaramadım, kusura bakmayın" vs demeye çekindiğim için bozuntuya vermedim.
Neyse efendim, daha fazla uzatmadan galaya geçeyim. Zamanı geldiğinde salona girdik ve açılış başladı. Öncesinde her etkinlikte olduğu gibi protokol konuşmaları, oyuncuların konuşmaları falan oldu. Sonra fotoğraf çekimine geçtiler, ancak burası çok acayipti. Zira fotoğraf çekilirken, dünya şeklinde ve üzerinde filmin adının yazılı olduğu büyük bir balon getirdiler ve oyuncular seyircilere arkasını döndü. Ortaya böyle bir fotoğraf çıktı, ancak dünya şeklindeki balonun arkasında kalanlardan birisi, Prenses Akiko ve Türkiye Büyükelçisi Ahmet Bülent Meriç'ti. Büyükelçi etkinlik sonrasında bu durumu kendisi söylemiş. Fotoğraf çekiminden sonra, nihayet büyük an geldi ve "Ertuğrul 1890" filminin gösterimine geçildi. Filmle ilgili bir eleştiri yapmayacağım, zira ne tarihçiyim, ne de sinema eleştirmeni. Bu konuyu işin uzmanlarına bırakıyorum. Ama sonuç olarak böyle bir işbirliği ile film yapılması güzel bir olay. :)
Film gösteriminden sonra, dışarıda kokteyl olmasını beklersiniz değil mi, zira uluslar arası bir film ve galaya üst düzey kişiler de davetliydi (kendimden bahsetmiyorum :P ). Ancak öyle bir kokteyl veya fotoğraf çekimi gibi bir şey olmadı. THY'nin standı ve fotoğraf çekimleri için bir arkaplanı vardı, ancak THY orayı tekeline almış olduğu için kendi hostesleri ve yetkilileri fotoğraf çekildi. Oyuncular desen, insanlarla muhatap olmamaya çalışarak kaçmaya çalıştı. Neyse ki ben salonda, herkes çıktıktan sonra Kenan Ece ve Murat Serezli ile tanışarak, onları tebrik etme fırsatı buldum. Murat Serezli ile fotoğraf çekilemedim, ancak Kenan Ece'yi affetmedim. :D Bu da o fotoğraf.
Neyse ki salonda fotoğraf çekildim, dışarıda çekilirim deseydim elimde hiçbir fotoğraf olmayacaktı.
Galanın ertesi gününden itibaren, bu yazıyı geciktirmemin de sebebi olan, Elif Ablanın işlettiği İzmir Restoran'da bazı günler çalışmaya başladım. Uzun zamandır eleman aradıkları ve son zamanlarda sıkışık oldukları için, onlar tam zamanlı bir eleman bulana kadar, hem Japoncamı geliştirmek, hem de Elif ablaya yardımcı olmak için çalışmaya karar verdim. Tabi bu ay bana üniversiteden çalışma izni çıkmadığı için resmi olarak çalışıyorum diyemiyorum, sadece yardıma gidiyorum (resmiyette yani). :D
Hatta oraya o kadar çok alıştım ki, normalde yardıma gitmeyeceğim günlerde dahi, biraz muhabbet, biraz da işlerini kolaylamak için gider oldum. Tabi biraz da Türk yemekleri için. Malumunuz, benim en kötü özelliklerimden biri yemek seçiyor olmam. Annemin yaptığı yemeklerin bile hepsini yemeyen biri olarak, Japon mutfağına aşık olmam beklenemez. O nedenle Türk yemekleri (özellikle de lahmacum) benim göz bebeğim. :D
İzmir Restoran ile ilgili ayrıca bir yazı ele almayı planlıyorum, o nedenle burada daha fazla ayrıntı vermiyorum.
Gelelim 5 Aralık'a. O gün yine İçten'le buluşup, Tokyo istasyonuna gittik. Tokyo istasyonu hem çok büyük, hem de ana binası tarihi bir yapı olduğu için çok güzel. Akşam saatlerinde gittiğimiz ve çektiğim fotoğrafta pek belli olmadığı için dış görünüşünü sizlere gösteremiyorum. Ancak, kubbemsi bölümlerinden birinin içini gösterebilirim. O da bu fotoğrafta.
Tamam, fotoğrafta pek net görünmüyor, ancak kubbe kuş figürleri ile süslenmiş ve sarı ışığın da etkisiyle çok hoş görünen bir manzarası var.
Buradan çıktıktan sonra biraz dolaşarak, "Ejderha Kanadı (Kirin no Tsubasa) heykellerinin bulunduğu Nihonbashi (Japonya Köprüsü)'ye gittik. Bu heykeli, adını şimdi hatırlamadığım bir filmde görmüştüm ve gitmeye karar vermiştim. Bunlar, yerin adından da anlaşılacağı üzere, bir köprünün tam ortasında ve yolun iki yanında, kanatlarını açmış 4 ejderha heykelinden oluşuyor. 2 yıl önceki gelişimde bir arkadaşımı biraz zorlayarak götürmüştüm. Bu seferki kurbanım İçten oldu, neyse ki İçten nereye götürsem geliyor. (Umarım bunu kötüye kullanmam. :P ) Ama gittiğine pişman olmadı, zira çok güzel heykeller.
Burada biraz heykellerin keyfini sürüp (o nasıl oluyorsa), biraz da dinlendikten sonra ara sokaklarda biraz gezdik. Akşam olduğu için bazı dükkanlar kapanmıştı. Bazılarının kepenklerinde çok güzel resimler vardı. Sahip olduğun/bulunduğun yeri güzelleştirmek böyle bir şey işte:
Bugünü de böyle bitirdikten sonra kapanışı İzmir Restoran'da yaptık. :)
Ertesi gün, yani 6 Aralık'ta Japonca Yeterlilik Sınavı vardı. Bilmeyenler için, Japonca Yeterlilik Sınavı, Japonya Vakfı (Japan Foundation) tarafından, tüm dünyada yapılan bir Japonca seviyesi belirleme sınavı. Bazı ülkeler de Temmuz ve Aralık olmak üzere 2 kere yapılırken, Türkiye de dahil pek çok ülkede sadece Aralık ayında yapılıyor. (Yalnızca Temmuz ayında yapılan ülkeler var mı bilmiyorum.) Sınavdan sonra İkebukuro'ya geçtim, haftasonu olduğu için cafeler çok kalabalıktı, ben de istasyon yakınlarında açık bir alana oturdum ve yazmam gereken bir maili yazmaya başladım. O sırada bir Japon gelerek, önce yanımın boş olup olmadığını sordu, boş olduğunu söyleyerek kafamı yine telefona gömdüm. Ama adamın amacı oturmak değil de, benimle konuşmak olunca "Çok güzelsin, nerelisin, 10 dakika vaktin var mı, birlikte eğlensek" diye sürekli beni darladı. 10 dakika eğlenmek ne demek bir defa! Neyse acelem olduğunu ve sadece mail yazmak için oturduğumu biraz sert bir ifadeyle söyleyince gitti. Cafe, pub vs gibi yerlerde olsa muhabbet ederim genelde, ancak hem acelem olmasından, hem de adamın yaklaşımından rahatsız olduğum için biraz aksi davranıp, adamın uzaklaşmasını sağladım. :D
Hafta içlerim okul ve restoran arasında geçti. Sadece Cuma günü, kendo antrenmanı çıkışı, salonda antrenman yapan herkesin (Noma Dojo hoca ve kendocuları, Üniversite Kendo Kulübü üyeleri vs) katılımıyla sene sonu partisi (bônenkai) yaptık. Hep birlikte Çin yemeği restoranına gittik. Yalnız ilginç olan, normalde (diğerlerini bilmiyorum ama) Üniversite Kulübü üyeleri için katılım ücreti 2000 yendi, fakat bir önceki antrenmanda salon için önemli biri olan (tam olarak oradaki vasfını söylemediler) ve antrenmanlara sadece izlemeye gelen Sugiyama Bey'le tanıştım, benim de partiye katılıp katılmayacağımı sordu ve katılacağımı söyledikten sonra, kulüp başkanına kulüp üyeleri için ücretin 1000 yen olduğunu söyledi. :D Ancak, partide hiyerarşi esastı. Kaynaşma anlamında hiçbir şey olmadı. Biz yine Üniversite ekibi olarak ayrı yerde oturduk ve sadece kendi aramızda konuştuk. (Bu arada kendo ile ilgili de bir sürü olay oldu, ancak onu toplu olarak yazının sonuna ekleyeceğim.)
12 Aralık Cumartesi günü ise, 2 yıl önce Japonya Vakfı'nın programı ile geldiğimde benimle aynı programda olan Filipinli arkadaşım Shieba, o dönem vakfın resepsiyonunda çalışan Mori hanım ve onun daha önceki programlarda gelen arkadaşları ile görüştüm. Mori hanım bizi evine davet etti ve orada güzel vakit geçirdik. Derken yine aynı programdan Kosta Rikalı arkadaşım Oscar ile Skype üzerinden görüştük. Oscar'ı çok özlemişim, ne de olsa o zamanlar en iyi arkadaşlarımdan biriydi. Bu da o görüşmenin fotoğrafı:
Bu görüşmeden sonra, yine aynı programdan Meksikalı Omar ile görüştük. Onunla hiçbir zaman iyi anlaşamadım, hatta en son kanlı bıçaklı olmuştuk. Onunla görüştüğüme pek memnun olduğumu söyleyemeyeceğim. :D
O gün Mori hanım beni yurda kadar arabayla bıraktı ve böylece günü bitirdim.
Ayın 15'inde Türkiye'deki hesabıma, oradaki bazı işlemlerim için para gönderdim. Ama para 22'sinde ulaşmış. Bir sonraki sefer başka bir yöntem deneyerek göndereceğim. O zaman bu işin de ayrıntılarını yazacağım için şimdi uzatmıyorum.
19 Aralık'ta Odaiba'da havaifişek gösterisini izlemeye gittim. Odaiba'da her yıl Aralık ayının her Cumartesi günü saat 19:00'da 10 dakikalık havaifişek gösterisi oluyor ve başta fotoğrafçılar olmak üzere, pek çok insan bunu izlemeye gidiyor. Ben de bu fırsatı kaçırmak istemedim. Giderken, vatmanı olmayan, tamamen elektronik sistemle çalışan Yurikamome treniyle gittim. Bu aralar Japonya'da futbol turnuvası düzenlendiğinden çok fazla futbol fanatikleri var ve ben de trende o holiganlardan bir grubuyla aynı vagonda yolculuk etmek zorunda kaldım. Adamlar treni salladılar resmen (teşbih yapmıyorum, tren sağa sola sallanıyordu gerçekten). Yolculuğu sağ salim tamamladıktan sonra Odaiba'ya vardım ve havaifişek gösterisini izlemek için yaklaşık 30 dakika buz gibi soğukta bekledim. Gösteri, Tokyo Kulesi ve Gökkuşağı Köprüsü manzaralı olunca daha bir güzel oluyor tabi. Bu nedenle de o soğuğa değiyor. Ayrıca, Japon havaifişekleri çeşitli şekillerde olabiliyor. Buraya koyduğum videoda yok ancak, çam ağacı, Noel baba, kardan adam ve kalp şekilli havaifişekler de patladı gösteride. Bu koyduğum video ise gösterinin en sonu:
Gösteriyi izledikten sonra, hem biraz ısınmak hem de alışveriş yapmak için Diver City alışveriş merkezine gittim. Buradaki H&M mağazasında, yılbaşında inanılmaz indirimler oluyor. 2000 yenlik tişörtleri 100~500 yen gibi bir paraya dahi alabiliyorsunuz. Ben de bu indirimden yararlanarak kendime bir şeyler aldım.
Sonrasında avm'nin önündeki dev Gundam (ünlü anime kahramanı robot) modelini (maketi veya robotu da diyebilirsiniz, ben ne diyeceğimi bilemedim) izlemeye gittim. Yılbaşı dolayısıyla avm duvarına yansıtılan anime sahnesiyle eş zamanlı olarak belirli bölgeleri ışıklandırılıyordu robotun. Animeseverlerin seveceği bir yer kesinlikle.
Gundam'la günümü sonlandırdım.
22 Aralık'ta, 3 aydır Nagoya - Okazaki'de bulunan ve bu süre içerisinde görüşme olanağı bulamadığım arkadaşım Orkun'u uğurlamak üzere Narita havaalanına gidiyordum ki, Orkun uçağını kaçırdığını ve hızlı trenle Tokyo'ya geleceğini haber verdi. Bu nedele onu Tokyo istasyonunda karşıladım ve Narita'ya birlikte geçtik. Onunla yaklaşık 4 saat muhabbet ettikten sonra, uçağına uğurladım. Bu da Narita hatırası:
Bu arada, Narita'ya bir "Narita hatırası" köşesi yaptırmak lazım, zira insanları karşılamak veya uğurlamak artık benim için gelenek haline geleceğe benziyor. :D
Ertesi gün de 7 yıllık arkadaşım Rena ile buluşarak öğle yemeği yedik, hasret giderdik. Geldiğimden beri ya onun vakti olmadı ya benim, bir türlü görüşememiştik. Nihayet bir öğle vakti ayarlayıp görüşebildik. Ne çok özlemişim Rena'yı. Dünyada görüp tanıyabileceğim en zarif, en hassas insanlardan birisi kendisi. Ancak muhabbetten fotoğraf çekilmek aklıma bile gelmedi. :(
Rena'dan ayrıldıktan sonra, Osaka'da Batuhan'la beni ağırlayan arkadaşım Hasan telefon etti, Tokyo'da olduğunu söyledi ve onunla görüştük. Hasan'la 1 saat kadar görüştükten sonra, O Osaka'ya gideceği ve benim de işe gitmem gerektiği için ayrıldık. Ama 1 saat bile görüşmek çok iyi geldi.
23 Aralık o açıdan benim için çok güzel geçti, çok sevgili arkadaşlarımla görüşmüş olmak çok keyifliydi. İnsanın böyle güzel arkadaşları olmalı. :)
Bugün de (24 Aralık) uzun zamandır beklediğim posta geldi. Daha doğrusu benim postanede yoğunluktur vardır yaa dediğim, ama gönderenin (Zeynep olur kendisi, geç tanıdığıma üzüldüğüm insanlardan birisi) gelmesini 4 gözle beklediği postam nihayet geldi. Bana Hüseyin Can Erkin hocamın 2010 yılında çevirdiği, Kenci Miyazava'nın Japonya'dan Öyküler kitabını göndermiş, içinde çok tatlış bir notla. Görünce çok mutlu oldum. İyi ki varsın Zeynep. :)
Günlerimi ve yaşadıklarımı bitirdim. Sıra geldi kendo ile ilgili yaşadığım olaylara. 2. paragrafta kendoya başladığımdan ve Üniversite kulübü antrenmanlarının Noma Dojo'da yapıldığından bahsetmiştim. Asıl kulübüm ANKEN BUDO KULÜBÜ'nden tanıdığım Serdar abi, daha önce bu dojoyla iletişime geçmiş ve uzun zamandır da Japonya'ya geldikçe antrenmanlarını burada yapıyor. Bu nedenle üniversite kulübü çalışmalarının Noma Dojo'da yapıldığını ona da haber verdim. Tabi o da sabah antrenmanlarına katılan hocalara benimle ilgili bir mail atmış ve hocalar da sabah antrenmanlarına katılabileceğimi söylemişlerdi. Zira akşam antrenmanlarında da Noma Dojo başkanı Miya hoca da bana kartını vererek mail atmamı söylemiş, ben mail attıktan sonra da istersem sabah antrenmanlarına katılabileceğimi, ancak üniversite ekibiyle de çalışmalara devam etmem gerektiğini söylemişti. Tam da benim istediğim gibi! Ancak, durumu üniversite kulübünün antrenörüne bildirdiğimde, bana seviyemin sabah antrenmanlarına katılmak için uygun olmadığını ve referans veremeyeceğini söyledi. Anken'deki hocam Ayşe Nur Hoca'ya durumu anlattığımda, üniversite kulübünü bırakabileceğimi, ancak bunun çok sert bir tavır olacağını, ya da bir kaç ay sabredip referans aldıktan sonra gidebileceğimi söyledi. Ben de ikinci seçenekte karar kıldım. Miya hocaya ve sabah antrenmanları hocalarına bu durumu aktardım ve 1-2 ay sonra sabah antrenmanlarına katılabileceğimi söyledim. Sabah antrenmanları hocaları benim için üniversite kulübü antrenörü ile konuşabileceklerini söylediler. Bir sonraki antrenmanda kısa bir antrenman yapma fırsatı yapma fırsatı bulduğum Miya hoca da, seviyemin sabah antrenmanlarına uygun olduğunu söyledi. Ancak bunu antrenöre anlatmak ne mümkün!!! Hocalar söylemişler sanırım, bana her antrenmanda "Bugün sabah antrenmanına gittin mi?" diye sormaya başladı.
Sonrasında Üniversite Kendo Kulübü başkanı benimle görüşmek istediğini söyledi. Hayırlısı deyip gittim. Meğer antrenör bir karar vermemi istemiş. Yani 1-2 ay sonra da referans veremeyeceğini, bu sürenin çok çok uzun olabileceğini söylemiş. Ki başkan da "Ben olsam sabah antrenmanlarına gitmeyi seçerim" deyince bana başka seçenek bırakmadılar. Zaten kendileri de temel çalışmadan (20 dk) sonra, beni hocalar tarafına gönderip, kendileri teknik çalışıyorlardı, bir nevi ayrımcılığa uğruyordum yani. Ben de Aralık sonuna kadar (antrenmanların tatile girdiği 21 Aralık'a kadar) Üniversite ekibiyle devam edip, Ocak ayından itibaren sabah antrenmanlarına gideceğimi bildirdim. Bundan sonra sabah 7-8 saatleri arasında antrenman yapacağım. Belki böylece geldiğimden beri yaşadığım uyuyama sorunundan da kurtulurum artık.
Böylece bir yazının daha sonuna geldik. Umarım bir sonraki yazı bu kadar gecikmez.
Hoş kalın.






















