24 Aralık 2015 Perşembe

Merhaba,

Yine uzun bir aradan sonra yazıyı elime alabiliyorum, zira bu aralar gerçekten çok yoğunum. Sebebini yazının devamında okuyacaksınız. Son yazıda Batuhan'la Japonya gezimizden bahsetmiştim. Batuhan döndükten sonra, Kagoshima'da okuyan Türk arkadaşlar Tokyo'ya geldi. Bu vesileyle, müsait olan Türkler (+1 Avustralyalı) olarak toplandık. Ne yapalım diye dolanırken, havanın da yağmurlu olduğunu göz önüne alarak, Japon tarzı restoran olan izakayaya gittik. Burada biraz eğlendik. Tabi eğlencenin sınırlarını aşıp, sürgülü kapıları birkaç kez yerinden çıkardık (kapılara yaslanan arkadaşlara selam olsun. :D). İzakayadan sonra sabahlamaya karar vererek karaokeye gittik. Bazı arkadaşlar orada biraz kestirirken, diğerlerimiz gayet enerjik olarak şarkılar söyleyerek eğlenmeye devam ettik. Bu arada bir not, Japonya'daki karaoke kulüplerinde oda kiralayarak, sadece tanıdığın insanlarla karaoke yapıyorsun. Yabancılarla birlikte olmadığın için rahatça eğlenebiliyor, istersen -gürültüye de dayanabilirsen- bi köşeye kıvrılıp uyuyabiliyorsun. 
Burada sabahı ettikten sonra dağıldık. Gerçekten güzel bir gece oldu. O günden kalan fotoğrafı, çok kötü olduğu için koymuyorum.

Bu arada, burada uzun zamandır kendo yapacağım bir yer araştırıyordum. Üniversitenin kendo kulübü var, ancak iletişim bilgileri olmadığı için onlara ulaşamıyordum. Sonunda dayanamayıp, web sayfalarında yazan, antrenman yaptıkları yerin adresine doğrudan gitmeye karar verdim ve antrenman günleri olan Cuma günü destursuz bir şekilde gittim. Küçük bir not; Üniversitenin kendo kulübü, salon olarak, Japonya'nın en ünlü kendo dojolarından biri olan Noma Dojo' nun salonunu kullanıyor. Salona kendo kulübünden biraz erken gitmişim, bi süre beklemek durumunda kaldım. Nihayet, ilk gelen kişi de kendo kulübü başkanı oldu. Durumumu anlatıp, kendoya başlamak istediğimi söylediğimde pek bir sevindi. Zira Üniversitenin kendo kulübüne pek ilgi yoktu. Buraya gelmeden önce de Japon bir hoca Ochanomizu Üniversitesi kendo kulübünün pek iyi olmadığını söylemişti. Ben yine de burada başlamak istedim; özellikle de Noma Dojo'da çalıştıklarını duyunca. Velhasıl, o gün antrenmanı izleyip, gerekli kişilerle tanıştıktan sonra, antrenmanlara başlamaya karar verdim. Tabi bunun için bir sonraki antrenman gününü beklemem gerekiyordu, o gün sadece izlemekle yetindim.

Haftasonu da İçten'le yine buluşup, Harajuku yakınlarındaki Yoyogi Parkına gittik. Bu park, hem çok büyük olduğu, hem de çok farklı etkinlikleri barındırdığı için güzel bir yer. Resim yapanlar, oluşturdukları bir grupla kendi tarzlarında dans edenler, farklı tarzlarda müzik yapan insanlar, daha pek çok şey görebilirsiniz burada. Dikkatimizi en çok çekenlerden biri; parkın girişinde, 60-70li yıllardan ışınlanmış gibi görünümleri olan ve kendi oluşumlarının ceket/yeleklerini giyen kalabalık bir grubun, 60-70ler müzikleri ile dönemin dansını yaşatması oldu. Ayaklarında sivri burun ayakkabılarla, saçlarının üstü havalıyken, yanları jöleyle iyice yapıştırılmış; bir nevi Twitter fenomeni olan Taci Kalkavan'ın fotoğrafındaki saç şekline sahip insanlar, delicesine dans ediyorlardı. Videolarını aşağıda görebilirsiniz.


Bunlardan başka, Japon davulu taiko çalan bir grup gerçekten çok başarılıydı. Grupta bir de ufaklık vardı, son performansı ona bıraktılar. Tahminen 6-7 yaşlarındaki bu çocuk grubun diğer üyeleriyle koordine bir şekilde çok şahane bir performans sergiledi. Umarım bu azmini hiç kaybetmez. :)
Taiko grubunun gösterisini de izledikten sonra, karnımız da acıkmaya başlayınca, Harajuku'daki dönerciye gittik. Evet, şaka veya yazım yanlışı değil, bildiğiniz döner. Türk dönerci. Ankara'nın gobit ekmeğinde döner yapan ufacık bir yer var Harajuku'da ve başka yerlerdeki dönerciler gibi değil, sahibi de Türk buranın. :D Bu neden üstüne basarak söylüyorsun diyebilirsiniz, ancak Kamakura'da ve (İçten'den duyduğum kadarıyla) Fuji Eğlence Merkezi (Fuji-Q) yakınlarındaki dönerci Türk olmadığı halde Türk döneri (!) satıyor. Her ne kadar marul, domates vs yerine lahana kullansa da, yine de fena değil döner. Neyse, burada karnımızı doyurduktan sonra Harajuku'nun ünlü Takeshita caddesinde biraz gezinip, ordan da bi cafeye oturarak bir şeyler yiyip içerek günü bitirdik.

Bir sonraki haftanın en güzel olayı, uzun zaman ara verdiğim kendoya yeniden başlamam oldu. Bu da ilk görüşmeden 1 hafta sonra oldu. Çünkü antrenman Pazartesi ve Cuma günleri, ancak ne şanslıyım ki (!) tanıştığım günden sonraki antrenman Japonya'daki resmi tatile geldiği için, Üniversitenin kendo kulübünün antrenmanı yoktu. Dolayısıyla Cuma günü antrenmana gittim ve özlediğim kendoya, dolayısıyla özlediğim Esra'ya yeniden kavuştum.

Haftasonu için, daha önceki gelişimde Kosta Rikalı arkadaşımın tanıştırdığı Japon arkadaşım Mariko'dan öğle yemeği daveti aldım. Onunla güzel bir öğle yemeği yiyip, hoş bir sohbet ettikten sonra, başka zaman yeniden görüşmek üzere sözleştik.

Sonrasında yine İçten'le buluştuk ve bu sefer Kichijoji'ye gittik. Burayı daha önce duymuştum, ancak ilk kez gitme fırsatı buldum. Shinjuku kadar değil elbette, ama yine de kalabalık ve canlı bir bölge. Gezerken bir parka denk geldik, gerçekten çok güzel ortamı olan bir parktı. Ama parkın ortasındaki ufacık gölde, -bana göre- haddinden fazla sandal, kuğu (insanların binip, pedal çevirdiği türden, asıl adını bilmiyorum) falan vardı. İnsanlar birbirine çarpacak kadar yakınlardı. Bence bu kadar aracın olması insanlar için tehlikeli. Ama sonuç olarak gayet güzel bir parktı. Burayı biraz kısa kesiyorum, çünkü buradan sonra gittiğimiz yer bu parkı gölgede bırakıyor. :D

Kichijoji'de biraz daha gezindikten sonra Asagaya'ya gittik. Shinjuku'dan Chûo veya Chûo-sôbu tren hattı ile 10 dakikalık mesafede olan bu yerde, -bana ve buradaki pek çok yeri deneyen insanların geneline göre- Japonya'daki en iyi Türk lokantası var: İZMİR RESTORAN. Bu restoran, uzun zamandır burada yaşayan ve 13-14 yıldır da burayı işleten Elif Agafur'a ait. Elif abla ile 2013 Şubatında Ayşe Nur Hocam sayesinde tanışmıştık ve bir önceki gelişimde de ara sıra uğrardım yanına. Bu yazıda restorandan uzun uzadıya bahsetmeyeceğim, çünkü burası ayrı bir yazıyı hak ediyor. O nedenle o gün yaşadıklarımızı anlatıp geçeceğim şimdilik.

İçten'le restorana gittikten sonra, midemiz adeta bayram etti. Uzun zaman sonra Türk müzikleri eşliğinde Türk yemeği yedik, güzel insanlarla sohbet ettik. Şahane bir gece geçirdik. Bu fotoğraf da o güzel gecenin kanıtı.


Tabi bu fotoğrafta görünen, yediğimizin yalnızca bir kısmı. Tabiri caizse öküz gibi yedik. Ee, sonuçta 2 aydır böyle güzel lezzetlere açız. :D

Neyse efenim, bu güzel gecenin ertesi günü Elif abla beni aradı ve 1 Aralık Salı günkü Ertuğrul 1890 filminin galasına benim için bilet ayarladığını söyledi. Tabi benim için bulunmaz bir fırsattı bu! Dolayısıyla hazırlanıp, süslenip püslenip gittim galaya. Girişte biletimi almak için Büyükelçilik masasına uğradım, biletimi bulamadıkları için bir süre beklememi istediler. O sırada burada yüksek lisans yapan ve Elif ablanın yanında çalıştığı için tanıştığım Emir geldi. Onunla biletlerimizin bulunmasını beklerken, yanımıza 2 Türk geldi, isimleri Önder ve İlker'miş. İlker olan tanıdıktı, ancak nereden tanıdığımı çıkaramadım. Tanıdıkları başka kişiler gelince yanımızdan ayrıldılar, sonrasında internetten yaptığım küçük bir araştırmayla o kişinin İlker Kızmaz olduğunu hatırladım, hani şu Aşk-ı Memnu dizisindeki Bihter'in eniştesini canlandıran oyuncu. :D Uzun zamandır oynadığı film veya dizileri izlemediğim için unutmuşum kendisini, beğendiğim bir oyuncu olmasına rağmen. :P Sonrasında da yine gördükçe selamlaştık, ama ben "Yaa az önce sizi çıkaramadım, kusura bakmayın" vs demeye çekindiğim için bozuntuya vermedim.
Neyse efendim, daha fazla uzatmadan galaya geçeyim. Zamanı geldiğinde salona girdik ve açılış başladı. Öncesinde her etkinlikte olduğu gibi protokol konuşmaları, oyuncuların konuşmaları falan oldu. Sonra fotoğraf çekimine geçtiler, ancak burası çok acayipti. Zira fotoğraf çekilirken, dünya şeklinde ve üzerinde filmin adının yazılı olduğu büyük bir balon getirdiler ve oyuncular seyircilere arkasını döndü. Ortaya böyle bir fotoğraf çıktı, ancak dünya şeklindeki balonun arkasında kalanlardan birisi, Prenses Akiko ve Türkiye Büyükelçisi Ahmet Bülent Meriç'ti. Büyükelçi etkinlik sonrasında bu durumu kendisi söylemiş. Fotoğraf çekiminden sonra, nihayet büyük an geldi ve "Ertuğrul 1890" filminin gösterimine geçildi. Filmle ilgili bir eleştiri yapmayacağım, zira ne tarihçiyim, ne de sinema eleştirmeni. Bu konuyu işin uzmanlarına bırakıyorum. Ama sonuç olarak böyle bir işbirliği ile film yapılması güzel bir olay. :)
Film gösteriminden sonra, dışarıda kokteyl olmasını beklersiniz değil mi, zira uluslar arası bir film ve galaya üst düzey kişiler de davetliydi (kendimden bahsetmiyorum :P ). Ancak öyle bir kokteyl veya fotoğraf çekimi gibi bir şey olmadı. THY'nin standı ve fotoğraf çekimleri için bir arkaplanı vardı, ancak THY orayı tekeline almış olduğu için kendi hostesleri ve yetkilileri fotoğraf çekildi. Oyuncular desen, insanlarla muhatap olmamaya çalışarak kaçmaya çalıştı. Neyse ki ben salonda, herkes çıktıktan sonra Kenan Ece ve Murat Serezli ile tanışarak, onları tebrik etme fırsatı buldum. Murat Serezli ile fotoğraf çekilemedim, ancak Kenan Ece'yi affetmedim. :D Bu da o fotoğraf.


Neyse ki salonda fotoğraf çekildim, dışarıda çekilirim deseydim elimde hiçbir fotoğraf olmayacaktı.

Galanın ertesi gününden itibaren, bu yazıyı geciktirmemin de sebebi olan, Elif Ablanın işlettiği İzmir Restoran'da bazı günler çalışmaya başladım. Uzun zamandır eleman aradıkları ve son zamanlarda sıkışık oldukları için, onlar tam zamanlı bir eleman bulana kadar, hem Japoncamı geliştirmek, hem de Elif ablaya yardımcı olmak için çalışmaya karar verdim. Tabi bu ay bana üniversiteden çalışma izni çıkmadığı için resmi olarak çalışıyorum diyemiyorum, sadece yardıma gidiyorum (resmiyette yani). :D
Hatta oraya o kadar çok alıştım ki, normalde yardıma gitmeyeceğim günlerde dahi, biraz muhabbet, biraz da işlerini kolaylamak için gider oldum. Tabi biraz da Türk yemekleri için. Malumunuz, benim en kötü özelliklerimden biri yemek seçiyor olmam. Annemin yaptığı yemeklerin bile hepsini yemeyen biri olarak, Japon mutfağına aşık olmam beklenemez. O nedenle Türk yemekleri (özellikle de lahmacum) benim göz bebeğim. :D
İzmir Restoran ile ilgili ayrıca bir yazı ele almayı planlıyorum, o nedenle burada daha fazla ayrıntı vermiyorum.

Gelelim 5 Aralık'a. O gün yine İçten'le buluşup, Tokyo istasyonuna gittik. Tokyo istasyonu hem çok büyük, hem de ana binası tarihi bir yapı olduğu için çok güzel. Akşam saatlerinde gittiğimiz ve çektiğim fotoğrafta pek belli olmadığı için dış görünüşünü sizlere gösteremiyorum. Ancak, kubbemsi bölümlerinden birinin içini gösterebilirim. O da bu fotoğrafta.


Tamam, fotoğrafta pek net görünmüyor, ancak kubbe kuş figürleri ile süslenmiş ve sarı ışığın da etkisiyle çok hoş görünen bir manzarası var.
Buradan çıktıktan sonra biraz dolaşarak, "Ejderha Kanadı (Kirin no Tsubasa) heykellerinin bulunduğu Nihonbashi (Japonya Köprüsü)'ye gittik. Bu heykeli, adını şimdi hatırlamadığım bir filmde görmüştüm ve gitmeye karar vermiştim. Bunlar, yerin adından da anlaşılacağı üzere, bir köprünün tam ortasında ve yolun iki yanında, kanatlarını açmış 4 ejderha heykelinden oluşuyor.  2 yıl önceki gelişimde bir arkadaşımı biraz zorlayarak götürmüştüm. Bu seferki kurbanım İçten oldu, neyse ki İçten nereye götürsem geliyor. (Umarım bunu kötüye kullanmam. :P ) Ama gittiğine pişman olmadı, zira çok güzel heykeller.


Burada biraz heykellerin keyfini sürüp (o nasıl oluyorsa), biraz da dinlendikten sonra ara sokaklarda biraz gezdik. Akşam olduğu için bazı dükkanlar kapanmıştı. Bazılarının kepenklerinde çok güzel resimler vardı. Sahip olduğun/bulunduğun yeri güzelleştirmek böyle bir şey işte:


Bugünü de böyle bitirdikten sonra kapanışı İzmir Restoran'da yaptık. :)
Ertesi gün, yani 6 Aralık'ta Japonca Yeterlilik Sınavı vardı. Bilmeyenler için, Japonca Yeterlilik Sınavı, Japonya Vakfı (Japan Foundation) tarafından, tüm dünyada yapılan bir Japonca seviyesi belirleme sınavı. Bazı ülkeler de Temmuz ve Aralık olmak üzere 2 kere yapılırken, Türkiye de dahil pek çok ülkede sadece Aralık ayında yapılıyor. (Yalnızca Temmuz ayında yapılan ülkeler var mı bilmiyorum.) Sınavdan sonra İkebukuro'ya geçtim, haftasonu olduğu için cafeler çok kalabalıktı, ben de istasyon yakınlarında açık bir alana oturdum ve yazmam gereken bir maili yazmaya başladım. O sırada bir Japon gelerek, önce yanımın boş olup olmadığını sordu, boş olduğunu söyleyerek kafamı yine telefona gömdüm. Ama adamın amacı oturmak değil de, benimle konuşmak olunca "Çok güzelsin, nerelisin, 10 dakika vaktin var mı, birlikte eğlensek" diye sürekli beni darladı. 10 dakika eğlenmek ne demek bir defa! Neyse acelem olduğunu ve sadece mail yazmak için oturduğumu biraz sert bir ifadeyle söyleyince gitti. Cafe, pub vs gibi yerlerde olsa muhabbet ederim genelde, ancak hem acelem olmasından, hem de adamın yaklaşımından rahatsız olduğum için biraz aksi davranıp, adamın uzaklaşmasını sağladım. :D

Hafta içlerim okul ve restoran arasında geçti. Sadece Cuma günü, kendo antrenmanı çıkışı, salonda antrenman yapan herkesin (Noma Dojo hoca ve kendocuları, Üniversite Kendo Kulübü üyeleri vs) katılımıyla sene sonu partisi (bônenkai) yaptık. Hep birlikte Çin yemeği restoranına gittik. Yalnız ilginç olan, normalde (diğerlerini bilmiyorum ama) Üniversite Kulübü üyeleri için katılım ücreti 2000 yendi, fakat bir önceki antrenmanda salon için önemli biri olan (tam olarak oradaki vasfını söylemediler) ve antrenmanlara sadece izlemeye gelen Sugiyama Bey'le tanıştım, benim de partiye katılıp katılmayacağımı sordu ve katılacağımı söyledikten sonra, kulüp başkanına kulüp üyeleri için ücretin 1000 yen olduğunu söyledi. :D Ancak, partide hiyerarşi esastı. Kaynaşma anlamında hiçbir şey olmadı. Biz yine Üniversite ekibi olarak ayrı yerde oturduk ve sadece kendi aramızda konuştuk. (Bu arada kendo ile ilgili de bir sürü olay oldu, ancak onu toplu olarak yazının sonuna ekleyeceğim.)

12 Aralık Cumartesi günü ise, 2 yıl önce Japonya Vakfı'nın programı ile geldiğimde benimle aynı programda olan Filipinli arkadaşım Shieba, o dönem vakfın resepsiyonunda çalışan Mori hanım ve onun daha önceki programlarda gelen arkadaşları ile görüştüm. Mori hanım bizi evine davet etti ve orada güzel vakit geçirdik. Derken yine aynı programdan Kosta Rikalı arkadaşım Oscar ile Skype üzerinden görüştük. Oscar'ı çok özlemişim, ne de olsa o zamanlar en iyi arkadaşlarımdan biriydi. Bu da o görüşmenin fotoğrafı:


Bu görüşmeden sonra, yine aynı programdan Meksikalı Omar ile görüştük. Onunla hiçbir zaman iyi anlaşamadım, hatta en son kanlı bıçaklı olmuştuk. Onunla görüştüğüme pek memnun olduğumu söyleyemeyeceğim. :D
O gün Mori hanım beni yurda kadar arabayla bıraktı ve böylece günü bitirdim.

Ayın 15'inde Türkiye'deki hesabıma, oradaki bazı işlemlerim için para gönderdim. Ama para 22'sinde ulaşmış. Bir sonraki sefer başka bir yöntem deneyerek göndereceğim. O zaman bu işin de ayrıntılarını yazacağım için şimdi uzatmıyorum.

19 Aralık'ta Odaiba'da havaifişek gösterisini izlemeye gittim. Odaiba'da her yıl Aralık ayının her Cumartesi günü saat 19:00'da 10 dakikalık havaifişek gösterisi oluyor ve başta fotoğrafçılar olmak üzere, pek çok insan bunu izlemeye gidiyor. Ben de bu fırsatı kaçırmak istemedim. Giderken, vatmanı olmayan, tamamen elektronik sistemle çalışan Yurikamome treniyle gittim. Bu aralar Japonya'da futbol turnuvası düzenlendiğinden çok fazla futbol fanatikleri var ve ben de trende o holiganlardan bir grubuyla aynı vagonda yolculuk etmek zorunda kaldım. Adamlar treni salladılar resmen (teşbih yapmıyorum, tren sağa sola sallanıyordu gerçekten). Yolculuğu sağ salim tamamladıktan sonra Odaiba'ya vardım ve havaifişek gösterisini izlemek için yaklaşık 30 dakika buz gibi soğukta bekledim. Gösteri, Tokyo Kulesi ve Gökkuşağı Köprüsü manzaralı olunca daha bir güzel oluyor tabi. Bu nedenle de o soğuğa değiyor. Ayrıca, Japon havaifişekleri çeşitli şekillerde olabiliyor. Buraya koyduğum videoda yok ancak, çam ağacı, Noel baba, kardan adam ve kalp şekilli havaifişekler de patladı gösteride. Bu koyduğum video ise gösterinin en sonu:


Gösteriyi izledikten sonra, hem biraz ısınmak hem de alışveriş yapmak için Diver City alışveriş merkezine gittim. Buradaki H&M mağazasında, yılbaşında inanılmaz indirimler oluyor. 2000 yenlik tişörtleri 100~500 yen gibi bir paraya dahi alabiliyorsunuz. Ben de bu indirimden yararlanarak kendime bir şeyler aldım.
Sonrasında avm'nin önündeki dev Gundam (ünlü anime kahramanı robot) modelini (maketi veya robotu da diyebilirsiniz, ben ne diyeceğimi bilemedim) izlemeye gittim. Yılbaşı dolayısıyla avm duvarına yansıtılan anime sahnesiyle eş zamanlı olarak belirli bölgeleri ışıklandırılıyordu robotun. Animeseverlerin seveceği bir yer kesinlikle.
Gundam'la günümü sonlandırdım.

22 Aralık'ta, 3 aydır Nagoya - Okazaki'de bulunan ve bu süre içerisinde görüşme olanağı bulamadığım arkadaşım Orkun'u uğurlamak üzere Narita havaalanına gidiyordum ki, Orkun uçağını kaçırdığını ve hızlı trenle Tokyo'ya geleceğini haber verdi. Bu nedele onu Tokyo istasyonunda karşıladım ve Narita'ya birlikte geçtik. Onunla yaklaşık 4 saat muhabbet ettikten sonra, uçağına uğurladım. Bu da Narita hatırası:

 


Bu arada, Narita'ya bir "Narita hatırası" köşesi yaptırmak lazım, zira insanları karşılamak veya uğurlamak artık benim için gelenek haline geleceğe benziyor. :D

Ertesi gün de 7 yıllık arkadaşım Rena ile buluşarak öğle yemeği yedik, hasret giderdik. Geldiğimden beri ya onun vakti olmadı ya benim, bir türlü görüşememiştik. Nihayet bir öğle vakti ayarlayıp görüşebildik. Ne çok özlemişim Rena'yı. Dünyada görüp tanıyabileceğim en zarif, en hassas insanlardan birisi kendisi. Ancak muhabbetten fotoğraf çekilmek aklıma bile gelmedi. :(

Rena'dan ayrıldıktan sonra, Osaka'da Batuhan'la beni ağırlayan arkadaşım Hasan telefon etti, Tokyo'da olduğunu söyledi ve onunla görüştük. Hasan'la 1 saat kadar görüştükten sonra, O Osaka'ya gideceği ve benim de işe gitmem gerektiği için ayrıldık. Ama 1 saat bile görüşmek çok iyi geldi. 
23 Aralık o açıdan benim için çok güzel geçti, çok sevgili arkadaşlarımla görüşmüş olmak çok keyifliydi. İnsanın böyle güzel arkadaşları olmalı. :)

Bugün de (24 Aralık) uzun zamandır beklediğim posta geldi. Daha doğrusu benim postanede yoğunluktur vardır yaa dediğim, ama gönderenin (Zeynep olur kendisi, geç tanıdığıma üzüldüğüm insanlardan birisi) gelmesini 4 gözle beklediği postam nihayet geldi. Bana Hüseyin Can Erkin hocamın 2010 yılında çevirdiği, Kenci Miyazava'nın Japonya'dan Öyküler kitabını göndermiş, içinde çok tatlış bir notla. Görünce çok mutlu oldum. İyi ki varsın Zeynep. :)

Günlerimi ve yaşadıklarımı bitirdim. Sıra geldi kendo ile ilgili yaşadığım olaylara. 2. paragrafta kendoya başladığımdan ve Üniversite kulübü antrenmanlarının Noma Dojo'da yapıldığından bahsetmiştim. Asıl kulübüm ANKEN BUDO KULÜBÜ'nden tanıdığım Serdar abi, daha önce bu dojoyla iletişime geçmiş ve uzun zamandır da Japonya'ya geldikçe antrenmanlarını burada yapıyor. Bu nedenle üniversite kulübü çalışmalarının Noma Dojo'da yapıldığını ona da haber verdim. Tabi o da sabah antrenmanlarına katılan hocalara benimle ilgili bir mail atmış ve hocalar da sabah antrenmanlarına katılabileceğimi söylemişlerdi. Zira akşam antrenmanlarında da Noma Dojo başkanı Miya hoca da bana kartını vererek mail atmamı söylemiş, ben mail attıktan sonra da istersem sabah antrenmanlarına katılabileceğimi, ancak üniversite ekibiyle de çalışmalara devam etmem gerektiğini söylemişti. Tam da benim istediğim gibi! Ancak, durumu üniversite kulübünün antrenörüne bildirdiğimde, bana seviyemin sabah antrenmanlarına katılmak için uygun olmadığını ve referans veremeyeceğini söyledi. Anken'deki hocam Ayşe Nur Hoca'ya durumu anlattığımda, üniversite kulübünü bırakabileceğimi, ancak bunun çok sert bir tavır olacağını, ya da bir kaç ay sabredip referans aldıktan sonra gidebileceğimi söyledi. Ben de ikinci seçenekte karar kıldım. Miya hocaya  ve sabah antrenmanları hocalarına bu durumu aktardım ve 1-2 ay sonra sabah antrenmanlarına katılabileceğimi söyledim. Sabah antrenmanları hocaları benim için üniversite kulübü antrenörü ile konuşabileceklerini söylediler. Bir sonraki antrenmanda kısa bir antrenman yapma fırsatı yapma fırsatı bulduğum Miya hoca da, seviyemin sabah antrenmanlarına uygun olduğunu söyledi. Ancak bunu antrenöre anlatmak ne mümkün!!! Hocalar söylemişler sanırım, bana her antrenmanda "Bugün sabah antrenmanına gittin mi?" diye sormaya başladı. 
Sonrasında Üniversite Kendo Kulübü başkanı benimle görüşmek istediğini söyledi. Hayırlısı deyip gittim. Meğer antrenör bir karar vermemi istemiş. Yani 1-2 ay sonra da referans veremeyeceğini, bu sürenin çok çok uzun olabileceğini söylemiş. Ki başkan da "Ben olsam sabah antrenmanlarına gitmeyi seçerim" deyince bana başka seçenek bırakmadılar. Zaten kendileri de temel çalışmadan (20 dk) sonra, beni hocalar tarafına gönderip, kendileri teknik çalışıyorlardı, bir nevi ayrımcılığa uğruyordum yani. Ben de Aralık sonuna kadar (antrenmanların tatile girdiği 21 Aralık'a kadar) Üniversite ekibiyle devam edip, Ocak ayından itibaren sabah antrenmanlarına gideceğimi bildirdim. Bundan sonra sabah 7-8 saatleri arasında antrenman yapacağım. Belki böylece geldiğimden beri yaşadığım uyuyama sorunundan da kurtulurum artık. 

Böylece bir yazının daha sonuna geldik. Umarım bir sonraki yazı bu kadar gecikmez.

Hoş kalın.








23 Kasım 2015 Pazartesi

Merhaba,
Bugün nihayet 4-13 Kasım arasındaki Osaka, Nara, Kyoto, Kobe, Tokyo ve Hakone maceramızı anlatmaya başlıyorum. Uzun bir yazı olacak, çayınızı kahvenizi hazır edin. :)

4 Kasım Perşembe günü, Türkiye'den arkadaşım Batuhan'ı havaalanında karşıladım, oradan doğrudan Osaka'ya geçtik. O günümüz tamamen yolda geçti. Osaka'da yaşayan bir arkadaşım bizi karşıladı ve yemek yedikten sonra onların evine geçtik. Uzun zamandır görüşmediğim ve çok özlediğim bir arkadaşım olduğu için o gün uzun saatler boyunca sohbet ettik. Bir de en sevdiğim Japon içkisi olan umeshu (ume, erik ve kayısı arası bir tada sahip Japon meyvesi, genelde Japon eriği olarak bilinir, likörü. Alkol oranı değişebiliyor, bizim içtiğimiz %10 alkollüydü.) almışlar, onun eşliğinde muhabbetimiz de tatlandı. Tabi Batuhan yol yorgunu olduğu için erken uyudu, bense arkadaşımla uzun uzun hasret giderdim. :)
Ertesi gün, arkadaşım ve kız arkadaşının hazırladığı şahane bir kahvaltıyla güne başladık. Sonrasında Nara'ya gittik. Nara, geyikli parkı ve Todaiji tapınağı ile bilinen bir şehir. Batuhan, Kyoto veya Osaka'dan çok orayı görmek istediği için Kansai gezisini planımıza ekledik. :)
 Aşağıda da Nara'da çekildiğimiz fotoğraflar var. :)

Nara Geyikli Park, geyikler ve biz.
Batuhan'ın geyikli selfie'si. :D
Fotoğraflarda da görüldüğü üzere, geyiklerle oldukça samimi olabiliyorsunuz. 
Geyiklerle vakit geçirdikten sonra Todaiji tapınağına gittik. Burası gerçekten görülmeye değecek bir tapınak. Büyük Buda, onun koruyucuları, oldukça güzel yapılmış. Ortamın büyüsü, sanırım biraz da tütsünün etkisiyle, insanı içine çekiyor. :)
Tapınağı gezdikten sonra biraz ağaçların arasında dolanarak tohum topladık. Batuhan'ın bonsai'a merakı olduğundan ve bonsai için sipariş ettiği tohumlar pahalı olduğundan, fırsatını bulmuşken bol bol tohum topladık ona. Hala adını bilmediğim, sarı yapraklı ve tohumları çok pis kokan ağacın da yaprakları güzel olduğu için tohumlarını topladı Batuhan. Burada ona yardım etmedim. Sonrasında, üzerine çok muhabbet ettiğimiz için "bizim ağaç" olarak kaldı adı. :D
Tohum topladıktan sonra biraz şehir içindeki alışveriş yapılabilecek sokakta zaman geçirdik. Sonrasında başka yerlere gitmek için vaktimizin fazla kalmadığını anlayınca tekrar geyikli parka giderek, günümüzün kalanını da geyiklerle geçirmeye karar verdik. :)
Tatildeki ilk günümüzü tamamen Nara'da geçirdikten sonra, diğer günler için yaptığımız yoğun programı azaltıp, daha rahat gezeceğimiz ve gittiğimiz yerlerin keyfini çıkaracağımız bir program yaptık. 
2. gün, gezimize Osaka Kalesi'nden başladık. Tabi Osaka Kalesi derken, kalenin içine girmedik ama, bahçesinin keyfini çıkardık. Orada da yine Batuhan için biraz tohum topladık. Sonrasında da, gezimizde bir gelenek haline getirdiğimiz selfie çektik. Bu da o selfie'miz:


Osaka Kalesi'nin bahçesinde biraz dinlendikten sonra, Kyoto'ya doğru yola koyulduk ve Sanjûsangendô'ya gittik. Burası, içerisinde bir büyük Buda heykeli, 1000 tane herbiri birbirinden farklı kannon (buda heykeli) ve 28 koruyucunun olduğu büyük bir salon. İlk bakışta bu bin kannon'un aynı olduğu sanılıyor, ancak dikkatli bakıldığında küçük ayrıntılarında farklılıklar var. Ben özellikle bakarak kıyaslama yaptım, oradan biliyorum. :D Burada fotoğraf çekilemedik, çünkü içeride fotoğraf çekmek yasaktı ve bahçesinde de aklımıza bile gelmedi açıkçası. 
Sanjûsangendô'dan çıktıktan sonra, oraya yürüme mesafesinde olan Kiyomizu Tapınağı'na gittik. Kiyomizu Tapınağı, benim daha önce 2 defa gittiğim ve her defasında büyülendiğim bir yer. Doğayla iç içe olması ve yapısı gereği gerçekten şahane bir yapı. Tabi son 2 gidişimde (bu sefer dahil) bir kısmı tadilattaydı. O nedenle yeterince zevk alamasam da, Kiyomizu Tapınağı'nı sonbahar manzarasıyla görmek gerçekten güzeldi. Bu nedenle buraya ait fotoğrafı selfie yerine, manzara fotoğrafı koymayı uygun gördüm. 

Gün Batımında Kiyomizu Tapınağı

2. fotoğraf tapınağın hemen altından çekildi. Gördüğünüz gibi tapınağın etrafı ağaçlarla kaplı. İnsan orada olunca kendini yaşama ait hissediyor. Ah bir de çok fazla insan olmasa her şey çok daha güzel olurdu.
Kiyomizu Tapınağı'ndan sonra, akşam saatlerinde, yürüyerek Kyoto'nun merkezi sayılan Gion caddesine gittik. Caddeye varmak üzereyken, yolda bir maiko gördük. 2 sene önce görebilmek için ara sokaklarda gezmiştim, bu sefer o bizim önümüzden geçti. Aramayınca bulunuyormuş demek ki. :P
Neyse, Gion caddesinde gezerek ve yemek yiyecek bir yerler ararken, Teramachi diye bir alışveriş sokağına geldik. Gezerken bir yandan da Batuhan'ın ailesine ve arkadaşlarına hediye bakıyoruz tabi. Gezerken B Side Label diye bir sticker dükkanına girdik. Gerçekten çok güzel ve başka hiçbir yerde bulamayacağınız, özel tasarım sticker'lar, rozetler, magnetler, anahtarlıklar ve daha pek çok şey var burada. Ayrıca bu ürünlerde görsel dışında sözcük oyunları içeren espriler de var. Aşağıdaki fotoğraflarda bunlardan iki örnek görebilirsiniz. Zira bu ikisi benim favorilerim.


B Side Label'dan çıktıktan sonra, kurt gibi aç olduğumuz için, Teramachi'deki küçük bi restorana girerek, orada okonomiyaki yedik. Ben uzun zamandır yememiştim, Batuhan ise ilk kez yiyordu.  Gerçekten çok güzeldi. Bir ara yan masamıza oturan 2 Japon teyze ile muhabbet ettik. Teyzelerden biri, menüsündeki tatlıyı bize verdi. Benim yiyecek yerim kalmamıştı ama Batuhan büyük bir şevkle yedi. :D İkimiz de halimizden gayet memnun çıktık oradan. 2. günümüzü de bu şekilde bitirdik.
3. gün Arashiyama'ya gittik. Oranın doğası beni her zaman etkilemiştir. Daha önce yaz ortasında ve kışın gitmiştim, ama hep sonbahar manzarasını görmek istiyordum. Bu sefer sonbahar manzarasını görmek nasip oldu. Bunun için kendimi şanslı hissediyorum. Bugün, tapınak gezmekten ziyade, kendimizi doğanın güzelliğine bıraktık. Önce bambu ormanlarına gittik. Bambu ağaçları arasındaki yolda yürüyebiliyorsunuz sadece. İnsanların bambulara zarar vermesini önlemek için (en azından benim görüşüm bu) çalılardan çit yapmışlardı. Ancak bir yerde çit bozulmuştu, biz de oradan ormanın içine girerek biraz havasını soluduk. Tabii bir de fotoğraf çektik.


Bambularla birlikte nefes almak yaşadığını hissettiriyor insana (biraz demogoji yapayım. :P). Arashiyama'ya daha önceki gidişlerimde bambulardan ileri gitmemiştim. Bu sefer biraz daha ilerledik. İyi ki yapmışız. Karşımıza şöyle bir manzara çıktı:


Bu fotoğrafı özellikle geniş olarak koydum. Çünkü beni gerçekten etkiledi. Tabi fotoğraf makinemin lensi 50mm olduğu için geniş bir açıdan çekemedim. Ama bu bile manzaranın güzelliğini anlayabilmek için yeterli bence.
Buradan sonra biraz daha ileri gittik. Orada Dream Cafe diye bir cafe (eski Japon tarzı ev görünümünde)'ye denk geldik. Burası normalde sadece üyelerin girebildiği bir yermiş. Ancak bizim gittiğimiz gün üyeler kullanmadığı için ziyaretçilere açılmış. Kişi başı 3 bin yen vererek buraya girdik. Japon tarzı verandasına oturduk, bir görevli özel çay ve tatlı servisi yaptıktan sonra bizi doğa ile başbaşa bıraktı. Batuhan orada "tribe girerek (bu, kendisinin ifadesi)" resim çizmeye başladı. Ben de o sırada biraz evi dolaştım. Hatta (yasak olmasına rağmen), verandada oturup resim yapan Batuhan'ın bir fotoğrafını çektim. Bu da o fotoğraf:


Arashiyama'dan akşama kadar vakit geçirdikten sonra, Batuhan tekrar B Side Label'a gitmek istediği için Kyoto'ya geçtik. Orada birkaç dükkan daha gezdikten sonra günü bitirdik. Neden bilmiyorum ama, insanın Kyoto'da her şeyi alası geliyor. Her şey çok güzel.
4. günümüzde bizi evinde ağırlayan arkadaşlarımla birlikte Kobe'ye gittik. Kobe, özellikle dünyaca meşhur Kobe eti ile biliniyor. Ayrıca Japonya için önemli liman kentlerinden birisi. Batuhan, Japonya'ya gelmeden önce mutlaka yemek istediğinden bahsettiği için Kobe eti yemeden dönmek istemedik. Kobe eti, güzel olduğu kadar pahalı da bir et. Ancak, öğle yemeği olarak daha ucuz olduğundan, biz öğle yemeğinde yemeyi tercih ettik. Ayrıca bu etin kalitesine göre sınıfları, sınıflara göre de fiyat farklılıkları vardı. Biz orta seviye bir et yemeyi tercih ettik. Yemeğimiz geldiğinde, bir garson bize (Daha doğrusu en pahalı eti seçen Batuhan'a) eti ne şekilde yerse tadını daha iyi hissedeceğine dair bir açıklama yaptı. Tabii biz de o anlatımdan kendimize pay çıkararak, ona uygun bir şekilde yedik. (:
Bir de gittiğimiz restoranda kullanılan et ödüllü bir etmiş. Şampiyon Kobe eti yani. :D Fotoğrafta da ödülünü görüyorsunuz.


Yemekten sonra biraz iskelede dolandık, sonra Anpanman Müzesi'ne gittik. Anpanman, ekmekten yapılan bir çizgi karakter. Japon çocukları çok seviyormuş. Orayı görmeden dönmeyelim dedik. :D
Oradan sonra eve döndük. Arkadaşlarımız bize nabe (masanın üzerine bir ocak koyulup, üzerindeki tencere/wokta su içerisinde çeşitli malzemelerin haşlanarak, sıcak sıcak yendiği bir yemek) yaptı. Son gecemizi de nabe ile bitirmiş olduk.
5. gün, sabah erkenden evden çıktık. Uçağımızın kalkmasına biraz vakit vardı, o nedenle biraz çevreyi dolaştık. Sonra havaalanına gittik. Havaalanında beklerken, uçağımızın saatini yanlış hatırlayıp, bileti de tam kontrol etmediğimiz için uçağı kaçırdık. Bu bize çok güzel bir macera oldu (tabi o zaman bu şekilde düşünmeyip, aptallığımdan dem vuruyordum). Bunun üzerine, bir sonraki uçak için fiyat sorduğumuzda, shinkansen (hızlı tren) fiyatıyla aynı olduğunu öğrendik. O yüzden de shinkansen ile gitmeye karar verdik. Batuhan da bu sayede Japon hızlı trenlerini görmüş oldu.
Tokyo'ya vardığımızda doğrudan İkebukuro'ya gittik. Zira saat 19:00'da Baykuş Cafe'de rezervasyonumuz vardı ve onu kaçırmak istemiyorduk. Cafe'ye 10 dakika erken gittik, bizi geri gönderdiler, 10 dk sonra gelin diye. Dışarıda biraz vakit geçirdikten sonra tekrar cafeye gittik. Bizi sırayla, ellerimize antibakteriyel sprey sıkarak, kıyafetlerimizi teker teker alarak karşılayıp, bu işlem bittikten sonra, hayvanlarla yakınlaşmadan önce onlar hakkında bilgi verdiler. Nasıl seveceğimizi vs hepsini öğrettiler. Bir de bu cafe hakkında sosyal medyada paylaşım yaptığında indirim alıyorsun. Onun da bilgisini verdikten sonra bizi baykuşlarla başbaşa bıraktılar. 1 saat boyunca gönlümüzce dokunduk, sevdik onları. Dinlenmede olmayanları, görevliye söyleyerek elimize alabildik. Bu fotoğrafta mutluluğumuzu görebiliyorsunuz:


Baykuş Cafe'de 1 saat geçirdikten sonra, Airbnb adlı site aracılığıyla bulduğumuz, kalacağımız yere gittik. Burası, 2 katlı, 3 odalı, mutfağı, banyosu vs oldukça temiz bir evdi. Evin sahibi ile çok fazla görüşemedik, ancak evi bizim için ziyadesiyle iyi oldu. İlk kez bu şekilde bir siteden kalacak yer buldum. İyi ki de yapmışım. Tokyo'daki ilk günümüz ve toplamda 5. günümüzü de bu şekilde bitirdik. (Bu arada, Batuhan'ın Japonya'ya geldiği 4 Kasım'ı, o gün hiçbir şey yapmadığımız için saymıyorum.)
Ertesi gün, gezimize öncelikle Ueno Parkı'ndan başladık. Parkın içerisinde biraz vakit geçirdikten sonra, planımız dahilinde olan Ulusal Bilim Müzesi'ni gezdik. Orada hayvan türlerinden, bitki türlerine, çocuklara dünya tarihini anlatan görsellerden, dinozor kalıntılarına, aklınıza gelebilecek her şey mevcut. Müze 2 bölümden oluşuyor. 1 bölümü dünya hakkında bilgi alabileceğiniz, kıtalara göre insan tiplerinden, teknolojinin gelişimine kadar her şey var. Diğer bölümünde ise Japonya hakkında türlü bilgilere ulaşabiliyorsunuz. Japonya'daki ilk insanların yaşam tarzından, ülkede yer alan hayvan türlerine kadar her şey var. Ancak, beni en çok şaşırtan (müze hakkında araştırma yaparken nedense bu bilgiye rastlamamıştım) ve duygulandıran Hachiko'nun doldurulmuş halde bu bölümde karşıma çıkmasıydı. Bu da onunla birlikte fotoğrafım:


Müzeden sonra, Tokyo Skytree'ye gittik. tabi planımız ona çıkmak değildi. Skytree ile aynı binada (ya da alışveriş merkezinde) yer alan Sumida Akvaryumu'na gittik. Burası da çok çeşitli hayvanların olduğu bir akvaryumdu. Her ne kadar Türkiye'dekilere (en azından Ankara'dakilere) kıyasla büyük de olsa, hayvan nüfusu ve alan olarak düşünüldüğünde hayvanlara çok acıdım. O yüzden daha fazla anlatmak istemiyorum açıkçası. Merak edenler için güzel bir yer.
Buradan çıktıktan sonra alışveriş merkezi içinde biraz gezdik. Burası da yine yabancıların çokça alışveriş yapmasına yönelik dükkanlarla doluydu. Biraz gezdikten sonra, favori mekanlarımdan birisi olan Donguri Kyôwakoku (birebir çevirisi Palamut Cumhuriyeti oluyor, Stüdyo Ghibli ürünlerinin satıldığı dükkan)'ya gittik. Burası, gördüğüm diğer Ghibli dükkanlarından daha büyük ve daha şaşırtıcı sürprizlerle dolu. Sürprizlerden biri için aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz.


Bu, bir videodan çektiğim bir görüntü değil. Ağaç kovuğu şeklinde yapılmış, camlı bir bölmede karanlıkta yatan bu peluş Totoro ve Meichan, düğmeye bastığınızda bu şekilde canlanıyorlar. Gerçekten çok güzel düşünülmüş bir şey. 6. günümüzü de bu şekilde tamamlayarak eve döndük.
7. gün için sabah 9'da Hakone'ye biletimiz vardı. Hakone, onsenleri (Japon tarzı kaplıca/hamam) ile ünlü bir şehir. Buraya gitmek için, daha önceden bir tur şirketinden biletlerimizi aldık. (Tur şirketinden, her şey dahil [Hakone'ye Romance Car adlı trenle gidiş dönüş bileti, Yuryo adlı onsene giriş bileti, Hakone 1 day pass bileti] 8300 yene hem rahat, hem de ucuz bir şekilde gidebiliyorsunuz.) Sabah Shinjuku'dan binip, 1,5 saat yol giderek Hakone'ye vardık. Doğrudan onsene gitmek yerine, önce şehirde biraz gezmek istedik ve nostaljik trene bindik. Trenle, Hakone'nin güzel manzaralı dağlarında bir tur attıktan sonra, tramvaya bindik. Tramvay, dağın tepesine doğru götürdü bizi. Oradan teleferiğe binecektik ama dağda volkanik hareketlenme başladığı için, teleferik seferleri o hat üzerinde durmuş. Bu nedenle bizi otobüsle teleferiğe kadar götürdüler. Tabi trenden buraya kadar çok güzel bir manzara eşlik etti bize. Sonrasında teleferiğe binerek, göl kenarına kadar gittik. Gerçekten müthiş bir manzarası vardı. Bir de daha önce teleferiğe binmediğim için bana büyüleyici geldi. Teleferikten sonra, gölde cruise gezisi (bu şekilde adlandırmışlar) yaptık. Daha doğrusu, bir limandan diğerine kadar cruise ile gittik. Tabi anlatması kolay da, bunlarla günümüzü yarıladık.

Dağdaki volkanik hareketin görüntüleri. Havada çok ağır bir koku vardı.
Cruise gemisi (ya da teknesi) Eski İngiliz tarzında yapılmış 3 tekneden biriydi.
Buradan sonra otobüsle istasyona dönerek, bizi onsene götürecek servise bindik. Gittiğimiz onsen, gerçekten de çok güzel yapılmış, girişiyle dahi vay dedirten bir onsendi. Açık ve kapalı havuzları olan, dinlenme yerleri tamamen Japon tarzı, açık havuzları ormana bakan bir yerdi. Orada yaklaşık 4 saat kadar zaman geçirdik. Tabii bu sürenin hepsini onsende geçirmedik, ara ara buluşma saati koyduk, biraz dinlenip sonra yine onsenlere koştuk. :D
Sonuç itibarıyla şahane bir gün geçirip, hem kirimizden pasımızdan kurtulduk, hem de çok güzel rahatladık ve günü bu şekilde bitirerek eve döndük.
Meraklısı için bu onsenin İngilizce web sayfası: http://www.hakoneyuryo.jp/english/ Bu da girdiğimiz onsenin giriş kapısı:


12 Kasım'da sabahtan okuldaki bazı işlerimi hallettikten sonra, Saitama iline bağlı Omiya'daki bonsai köyüne gittik (Ayrıntılı bilgi için bkz: http://www.stib.jp/e/tourism/omiyabonsai.html ) Aslında amacımız Bonsai Müzesi'ne gitmekti, ancak fazla araştırma yapmadan gidince, Perşembe günü Bonsai Müzesi ve civardaki bonsai bahçelerinin kapalı olduğunu bilemedik. Neyse ki şansımız yaver gitti de, 2 bonsai evinde çalışanlardan izin alarak bahçelerinde gezebildik. Batuhan Türkiye'de bonsai yetiştirmeye çalışan biri olarak orada kendini kaybetti. Ben daha önceki gidişimde olduğu gibi, büyük bir keyif aldım. Farklı tarzlarda, farklı boyutlarda bonsailar arasında uzun süre vakit geçirdik. Fotoğrafta da bonsai bahçesindeki bonsailardan biri, insanın Arrietty olup, bu ağaca çıkası geliyor:


Bonsai müzesinden çıktıktan sonra, karnımızı doyurmak için önce yakınlardaki bir restorana girdik. Burası 2 yaşlı teyzenin işlettiği çok hoş bir restorandı. İçeride bizden ve teyzelerin bir arkadaşından başka kimse yoktu. Teyzeler de yemek servisinden sonra amcanın yanına gidip, eğlencelerine baktılar. Gayet samimi bir yerdi. Omiya'ya yolum düşerse oraya mutlaka gideceğim.
Yemeğimizi yedikten sonra Shinjuku'ya geçtik. Orada Batuhan kendisi için artbook (çizim kitabı) baktı, Biccamera'da biraz oyunlar bölümde kendini kaybetti, sonrasında da Kabukicho'ya gittik. Kabukicho biraz farklı bir yer. Tarif etmemin bir manası yok. O nedenle yolunuz Shinjuku'ya düşerse gidin bir görün derim. :D Bu da bizim Kabukicho hatıramız:


Shinjuku'dan sonra Harajuku'ya geçip biraz dolandık. Ancak, sanırım haftaiçi olduğu için, pek fazla kimse yoktu, hatta dükkanların çoğu kapanmıştı. Biz de oradaki Daiso (neredeyse her şeyin 100 yen olduğu mağaza)'ya girip, son alışverişlerimizi yaptık. Sonrasında da benim için artık bir Harajuku geleneği olan purikura çekildik. Bilmeyenler için; purikura, bir fotoğraf bölmesinde birkaç fotoğraf çekildikten sonra bilgisayarda bu fotoğrafları istediğiniz gibi düzenleyip, sonra da sticker olarak çıktısını alabildiğiniz makine. Telefon mail adresim (Japonya'da kullandığınız GSM şirketine göre mail adresi alabiliyorsunuz) olmadığı için, telefona bu fotoğraflardan birini gönderemedim. O nedenle fotoğrafını paylaşamıyorum.
Son günümüzü de bu şekilde bitirdik. Ertesi gün, sabah erkenden evden çıkıp, havaalanına doğru yola koyulduk. Aktarma yapacağımız durak Shibuya olunca, Hachiko heykeli önünde fotoğraf çektirmeden göndermek istemedim Batuhan'ı. Doldurulmuş Hachiko'dan sonra heykelini ve bu arada merak ettiği ünlü Shibuya kavşağını da gördü.


Bu fotoğraftan yaklaşık 2 saat sonra Batuhan'la havaalanında ayrılarak, bu maceranın da sonuna geldik. Yazıyı biraz geciktirdim, ancak bu yaşadıklarımız öyle kolay anlatılmıyor. İtiraf etmeliyim ki, bu yazıyı da 2 günde yazdım ve yazarken de fotoğraflardan kopya çektim. Anlatılacak daha çok şey vardı belki ama, çok fazla ayrıntıya girip (zaten yeterince girdim) de sıkmak istemedim.
Neyse, başka maceralarda görüşmek üzere. Hoş kalın.




17 Kasım 2015 Salı

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba.
Yeni bir yazı yazmayalı 1 ay olacak neredeyse. Ama bu 1 aylık dönemi 2 ayrı yazıda anlatacağım. İlk yazıda 4 Kasım öncesinden bahsedeceğim. İkinci yazıda ise 4 Kasım'dan itibaren Türkiye'den gelen arkadaşım Batuhan ile birlikte yaptığımız 10 günlük geziden bahsedeceğim.
Öncelikle, 24 Ekim'de, burada değişim öğrencisi olarak bulunan İçten ile birlikte İkebukuro'daki Türk fırını Değirmen'e gittik ve uzun bi aradan sonra simit yedik. 2 yıl önce bir Japon arkadaşım götürmüştü beni oraya. Ara sıra da giderdik, ama o zamanlar sadece alışveriş için gidebiliyorduk, bu gidişimizde bizi güzel bir sürpriz karşıladı. Fırın artık cafe olarak işletiliyordu. Dolayısıyla orada simit ve çay keyfi yapabildik. O haftanın en güzel olayı da buydu zaten. Aşağıdaki fotoğrafta da keyfimizin baş karakterleri yer alıyor. 


Bir sonraki hafta, yine İçten'le Takao Trick Art Museum'a gittik. İçerisinde görsel oyunlarla farklı bir dünya kurulan bir müze burası. Keio tren hattının Takaosanguchi istasyonu yakınlarında. Ayrıntılı bilgiye linke tıklayarak ulaşabilirsiniz. Biz İçten'le çocuklar gibi eğlendik. Farklı konseptlerde, belli açılardan fotoğrafı çekildiğinde gerçekmiş gibi görünen ilginç etkinlikleri var. Mesela, düşmemek için sfenksin burnuna tutunabilir veya bulutlardan yüksek kule harabesinden atlamak isteyebilirsiniz. Ya da bir kedi sevebilirsiniz (!) .
Biz tabiri caizse müzeyi didik didik ettik, hiçbir şeyden geri kalmadık. Aşağıda da girdiğimiz bir odadan fotoğrafımız var. Aa, ben ne kadar büyüğüm öyle! Ya da İçten mi çok küçük? 


O gün, müzeden çıktıktan sonra Hachioji'de biraz takıldık. Don Kişot ( ドン・キホーテ don kihôte)'a girdik, oradaki ürünleri deneyerek, bazı şeylere bakarak zaman geçirdik. Don Kişot, cosplay ürünleri, kozmetik, giyim, ayakkabı, ev eşyası, takı, nerdeyse aklınıza gelebilecek her şeyi satan bir mağaza zinciri. Gerçekten insan içine girince çok keyifli zaman geçirebiliyor. Yolunuz Japonya'ya düşerse mutlaka gitmenizi tavsiye ederim. Şu çılgın Japonları görebileceğiniz yerlerden birisi orası. :D

20 Ekim - 4 Kasım arasında, dişe dokunur bir tek  bunları yaşadım. 4'ünde Batuhan'ı Narita Havaalanı'nda karşıladım ve doğrudan Osaka'ya uçtuk. Bu maceramız bir sonraki yazının konusu. Bir ara üşenmezsem onları da yazacağım. Tabi o, bunun kadar kısa bir yazı olmayacak. Şimdilik bu kadar.
Görüşmek üzere.

20 Ekim 2015 Salı

Merhaba,

Blog günlük niteliğinden çıkarak, haftalığa geçiş yaptı. Nitekim bu aralar yurt ile okul arasında git gel yapmaktan başka bir şey yapmıyorum. Ama bi 10 gün sonra bu günlerin biteceğine inanıyorum.

Buraya alışmakta sanırım ben değil ama bünyem sorun yaşıyor. Geldiğimden beri uyku düzenim darmadağın oldu. İlk zamanlar bir gün uyku tutmuyor, ertesi gün 8-9 gibi uykum geliyorken, sonraları gece uyuyamaz oldum. Hatta Cuma günü bu konuda kendi rekorumu kırdım. Cuma günü yarımda uyandıktan sonra, Cumartesi gece 11'e kadar 1 dakika bile uyumadım. 

Tabi uykusuz geçen gecenin ardından dışarı çıkmak aklımın ucundan bile geçmezken çok ilginç bir şey yaşadım.
Gün içinde odadan hiç çıkmayınca akşamüzeri 100 yen shop'a uğradım. Üzerimde, her zaman gururla taşıdığım (bir öncekini tamamen yıpranana kadar giymiştim, evde hala da giymeye devam ediyorum) Anken sweatshirt'üm vardı ve arkasında yazan 「剣は心なり (ken wa kokoro nari)」yani "Kılıç Ruhtur" yazısına dikkat eden 2 kadın benimle konuşmak istediler. Muhabbet muhabbeti açtı derken beni yemeğe davet ettiler. Zaten odada sıkıldığım için davetlerini kabul ettim. Ama gideceğimiz yeri uzun süre aradık, hatta ara sokaklara bile girdik; tabi öyle olunca da ben baya bi kıllandım. Serde şüphecilik de olunca, yakuzaların mı eline düşersin, kaçırırlar mı seni, ne olur acaba diye endişeyle, cebimdeki elimde anahtarla (bunu da çok sevdiğim bi hocam öğretmişti) dolanıyorum. Neyse ki sonunda gideceğimiz yeri bulduk. Bu arada yol boyunca kadınlar nedense çok garip davrandılar bana, şüphe duymamda onun da etkisi var  tabi. Yemekleri söyledik, yerken ağızlarındaki baklayı çıkardılar. 「南無妙法蓮華経 (Nanmyō Hōren Gekyō) adında, Budizm'in Nichiren kolunun bir parçası olan bir din (ya da mezhep)'e mensup kişilermiş ve beni de ona dahil etmek istiyorlarmış. Din muhabbeti öncesinde uykusuzluğumdan da bahsetmiştim, dini bana anlatırken, 74 yaşında uykusuzluk çeken bir adamın bu dine katıldıktan sonra derdinin kalmadığını falan anlattılar beni ikna etmek için. Neyse nasılsa tecrübe olur diye gittim ben de. Meğer ibadethaneleri uzun süre aradığımız o restoranın yakınındaymış. Ne kadar çakallarmış dedim. :D 

Neyse yemekten sonra gittik, beni biraz dışarıda beklettiler, meğer o sırada kaydımı yapıyorlarmış. Kayıt yapıldıktan sonra bana bir tespih, bir de kutsal sözlerinin yazdığı bir kitapçık verdiler (Altta fotoğrafı var) ve beni bir odaya aldılar. 


Odada bir süre ayin (ya da dua her neyse) yaptıktan sonra beni kuruluşa kabul ettiklerini anlatan bir yazı okudular. Sonrasında üst katta olan büyük tapınak odasına geçtik, orada ibadet sırasında kendinden geçen insanları gördüm. Hatta genç bir çocuk dua ederken ağlıyordu. 

Sonuç olarak kadınlardan başta biraz şüphelensem ve şüphelerimde kısmen haklı çıksam da, ilginç bir tecrübe yaşadım. Bu tarz bir ayinde de bulunmadım demem artık.

Ama bu hafta yaşadığım tek ilginç olay buydu. Bakalım önümüzdeki günler neler getirecek.

12 Ekim 2015 Pazartesi

Merhaba,

Buraya her gün bir şeyler yazacaktım normalde, ama insanın modu bunu her zaman mümkün kılmıyor. Özellikle Cumartesi günü meydana gelen terör saldırısı, odada nefes almama bile engel oldu. O yüzden kendimi dışarı attım. Odaya sadece yatmaya geldim 2 gün boyunca, bugün biraz daha iyiyim. O nedenle hissettiklerimi yazmak istedim.

Siyasetin kirli yüzü midemi bulandırıyor. İnsanların kendi idealleri, kendi çıkarları, kendi düşünceleri için başkalarını acımadan katletmeleri nasıl bir vahşettir. O saldırıda ölenlerin tek istediği BARIŞ'tı. "Ama onlar teröristleri destekliyordu bla bla bla" diyecekler olacaktır; ama bu onları öldürmek için geçerli sebep değildir, olmayacaktır. Eğer öyle bir şey için kanıtınız varsa, savcılığa şikayet edersiniz, yakalatırsınız arkadaşım, öldürmek, ölümlerinin ardından "oh oldu" demek,beni, sizi, hepimizi insanlıktan çıkarır. 
Bu tarz düşüncelerimi genelde kendime saklamayı tercih ederim, ancak bu sefer içim o kadar çok yanıyor ki, dayanamadım. Milletimize sabır diliyorum. 

Neyse, anlatmakla da geçmiyor içimdekiler. En iyisi blogta kaldığım yerden devam edeyim. En son bankaya gittiğimi yazmıştım. Ertesi gün hesap defterimi almaya gittiğimde, sıram gelmesine rağmen bi 5 dk daha beklememi istediler. Toplamda maksimum 10 dk beklemiş olmama rağmen binbir özür dilediler beklettikleri için. İşemim bitip, giderken bile 90 derece eğilerek özür dilemeye devam ettiler. Ayrıca bankadaki güvenlik görevlisi amcanın suratındaki gülümseme o kadar güzel ve içtendi ki,  sırf o amcanın samimiyetini görmek için ara sıra o bankaya gitmeye karar verdim.

O gün bankada işlemlerim bittikten sonra, oryantasyon için okula gittim. Bazen Japonların işlerini gereğinden fazla ciddiye aldığını düşündüm orada. Tamam, işlemleri ayrıntılarıyla anlatmaları güzel ama ilkokul çocukları gibi bize okulu gezdirerek tanıtmaları biraz abartıydı. Sonuçta en kısa kalacak olan öğrenci 6 ay okulda olacak, insanların kendilerinin istedikleri yeri bulmaya çalışması, bu vesileyle Japonca pratik yapması bence daha önemli.

Oryantasyonu nihayet tamamladıktan sonra, yapılan partide 5 dk kendimi gösterdikten sonra oradan ayrılarak, daha önceki geldiğimde Nagehan'la sık sık gittiğimiz, İkebukuro'daki HUB adlı mekana giderek bir şeyler içtim. Tanıdığım yüzler artık orada yoktu ama mekanın hiç değişmemiş olduğunu görmek güzel oldu. Eski dostla yeniden buluşmak gibi.

Cuma günü, saat 10'da danışmanım Moriyama Hoca ile görüşmeye gittim. Kendisiyle oryantasyonda tanıştık, ancak toplantı sonuna kalmadan gittiği için kendimi tanıtma fırsatı bulamamıştım. Cuma günü 15 dakikalık bir görüşme yaptık ve ona planlarımı açıkladım, hoca da bunun üzerine almam gereken dersleri söyledi. Toplamda 7 ders almama karar verdik. Dolayısıyla biraz zorlu bi dönem olacak benim için. Ama Nisan'da doktoraya girmem için bu dersleri almam şarttı.

Hocayla görüşmeden sonra, öğlen 1 civarı bi arkadaşımla buluşacağımdan, oldukça bol vaktim vardı. Üstelik erken de kalktığımdan, geçen gün altında kitap okuduğum ağacın altına gittim, bu sefer önce biraz şekerleme yaptım, tam da düşündüğüm gibi, çok güzel oluyormuş orada şekerleme yapmak. :D

Sonrasında arkadaşımla buluştum ve birlikte bi cafeye gittik. Sipariş ettiğimiz pizzalar o kadar inceydi ki, çatalla ön kısmını içine almak gerekti. Pide inceliğinde pizza yapmışlar resmen. :/
Oturduğumuz masa, tuvalete yakındı ve tuvalete giden herkesin fotoğraf çektiğini görünce dayanamayıp, ne olduğunu görmeye gittim. Ve aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz lavaboyla karşılaştım. Tasarımı gerçekten çok hoş. :)



Cuma gününü de bu şekilde bitirip yurda döndüm. Cumartesi günü ise hiçbir yere çıkasım yoktu, malum henüz bursumuz verilmedi ve gelirken getirdiğim para suyunu çekmek üzere. Sabah kendime çok güzel bi kahvaltı hazırladım ve odada oturup Japon dizisi izledim tüm gün. Akşamüzeri Özlem (Kore Dili'nden arkadaşım, canım ciğerim)'le biraz konuştuk, telefonu kapattıktan bi süre sonra Ankara'da patlama olduğu haberini verdi bana. Ankara'da patlama olmasına alıştık, ama haberlere bakıp da olayların boyutunu görünce odaya sığamadım. Küçücük odanın 2 adımlık boşluğunda bi oraya bi buraya gidip, kendimi kapana kısılmış hissedince kendimi dışarı attım. Yurda yakın olup, canlılığın da olduğu yer olan İkebukuro'ya gittim ve orada bir festivalin sonuna denk geldim.

Ben vardığımda son dans korteji geçiyordu alandan, o nedenle kısa bir video çekebildim. Onu da aşağıda görebilirsiniz.

Madem festivale yetişemedim, gidip bir şeyler içeyim diye yine HUB'a gittim. Orada da yalnız olunca yaklaşık 2-3 saat boyunca internetten Ankara'daki olayları takip ettim. Sonra baktım iyice kendimi kötü hissediyorum, birileriyle konuşmaya ihtiyacım var, yan masada oturan 3 Japon'a, onlara katılıp katılamayacağımı sordum. Onlar da sağ olsunlar kabul ettiler beni. Bi ara bana Onēchan diye hitap ettiklerini fark ettim. Neden diye sorduğumda "E sen bizden büyüksün, biz daha 20 yaşındayız" dediler. Orada ilk kez yaşlandığımı hissettim. :D

Pazar günü ise, bu yıl Soka Üniversitesi'nde festival vardı ve oraya değişim öğrencisi olarak gelen İçten ve Burak da festival kapsamında dans edeceklerdi. Onları izlemeye gittim. Soka Üniversitesi'nin kampüsü çok büyük ve festival de tüm kampüste düzenleniyordu. İçten'lerin dans edeceği yeri güç bela buldum, ancak kapıdaki güvenlik görevlisi, bu gösterinin, Değişim Öğrencisi Mezunlar Toplantısı olduğunu ve Soka Üniversitesi olup, yurtdışına gitmiş Japonlar veya burada eğitim görmüş yabancılardan başkasının giremeyeceğini söylediler. Durumu görevliye anlattığımda, nihayet ilgili kişiler girdikten sonra yer kalırsa beni içeri alabileceklerini söylediler ve salonun yarısı boş olduğundan sonunda salona alındım. 

Birkaç açılış konuşmasından sonra, festivalin yapıldığı 1991 yılından bu yana yapılan danslardan kesitler gösterdiler. Bu kesitlerden birinde, dans eden bir arkadaşımı gördüm. İsmini açıklamamı isteyeceğini pek sanmadığım için, adını buraya yazmıyorum. :) 

Bu videolardan sonra aralarında İçten ve Burak'ın da bulunduğu dans grubu sahneye çıkarak, bu yılki gösteriyi yaptılar. Sanırım daha fazla katılımlı olarak, Cumartesi günkü etkinlikte gösteri yapmışlar. Bu gösteride o kadar kalabalık değillerdi, ama yine de güzel bir gösteri yaptılar. Kendimi onların velisi gibi hissedip gururlandım. :D Gösterinin videosunu buraya yükleyecektim, ancak video boyutu büyük olduğu için yapamıyorum. Açıkçası boyut küçültmekle uğraşmak istemiyorum.

Neyse efenim, bu günüm de odadan çıkmadan geçti. Pazartesi bugün, okula niye gitmedin diyenler olabilir, ancak bugün burada resmi tatil. Taiiku no Hi, yani Beden Eğitimi Günü. Aslına bakarsanız, yurt görevlisinden öğrendim bugünün tatil olduğunu, o da belediyenin kapalı olduğunu söylediği içindi. O yüzden de tatil olarak kabul ettim. İnşallah okul açık değildi. :D

Bugünü de böyle kapattık bakalım, önümüzdeki günlerde daha güzel, daha heyecanlı şeyler yaşarız umarım. Hoş, iyi günler umdukça daha kara günler çöküyor üzerimize, o nedenle güzel bir dünyanın hayalini bile kurmaktan korkar olduk. Daha kötü olmayalım yeter diyoruz artık.

Sağlıcakla kalın.

6 Ekim 2015 Salı

Merhaba,
Bugün blog sizi çok farklı karşıladı. Bunun iki sebebi var, ilki bundan sonra mevsime göre fonu değiştirmeye karar vermem, ikincisi (ve ilk sebebi düşünmeme vesile olan) ise pek haz etmediğim birinin de bir önceki şablonumla aynı şablonu kullandığını görünce deyim yerindeyse uyuz oldum. :D

Neyse, konumuza dönersek, dün halledemediğim hesap açma işlemi için bugün tekrar bankaya gittim. Dün 15.00'ten sonra kapalı olan banka, bugün öğle saatlerinde (Türkiye'deki öğle tatili saatinde) açıktı. Bankaya girince belediyedeki gibi bir görevli beni karşılayarak hangi işlem için geldiğimi sordu. Hesap açtırmak istediğimi söyleyince beni bankanın bir köşesindeki koltuklara yönlendirdi, kendisi de benim için bir sıra numarası ve doldurmam gereken belgeyi alarak yanıma geldi. Formda doldurmam gereken yerleri gösterdikten sonra sıra numarasını vererek, sıram geldiğinde hangi bankoya gideceğimi açıkladı. Etrafını gözlemeyen biri, bunun sadece yabancılara yapıldığını sanabilir, ancak bu görevli bankaya giren her müşteriye aynı işlemi yaptı, herkesle teker teker ilgilendi.
Sıra benden bir öncekine geldiğinde, görevli yanıma gelerek, benden önceki kişinin  de aynı işlemi yapacağını söyleyerek, ikimizin işlemlerinin aynı anda yapılacağını söyledi. Benden önceki kız da Ochanomizu Üniversitesi'ne gelen değişim öğrencilerinden olduğu için o da ben de sorun etmedik. İşlemler halledildikten sonra (3 gün önceki yazımda bahsettiğim inkanı da kullandım bu arada. :) ) görevli işimizin bittiğini, ancak banka cüzdanını yarın alabileceğimizi söyledi. Yarın tekrar bankaya gitmek zorundayım yani. Neyse, sağlık olsun, sistem buysa yapacak bir şey yok.

Oryantasyon programım yarın olduğundan, yarına kadar banka ve belediye işlerinden başka yapacak hiçbir şeyim yok. Belediye işlerimi ilk günden, banka işlemlerimi de bugün hallettiğimden, kalan zamanımda okulun bahçesine giderek, güzel bir ağacın altında saatlerce kitap okudum. Okul o kadar sessiz ki, okul dönemi olmasına rağmen, bu kadar sessiz olması hayret verici. Tabi çevreden trafik sesleri gelmediği için de bu kadar sessiz gelmiş olabilir, bilemiyorum. Ama insan çok güzel kafa dinler bu okulda. Alttaki fotoğrafta da altında kitap okuduğum ağaç var. 

Ağacın dalları ya ağırlığa ya da hava şartlarına dayanamamış olacak ki, direklerle desteklemişler. Bir de bu ağacın altındaki banklar oldukça geniş yapılmış. Ara sıra burada şekerleme yapabilirim. Çok da güzel olur hatta. :D

Bugün de bu şekilde geçti günüm. Bakalım yarın ve devamındaki günlerde neler gösterecek bana Japonya? Yaşayıp göreceğiz.

Görüşmek üzere. :)

5 Ekim 2015 Pazartesi

Merhaba,
Bugün ilk kez okula gittim, kayıt işleri vs gerekiyordur diye. Ama oryantasyon Çarşamba olduğu için "ilk günden neden geldi ki bu buraya" der gibi baktılar suratıma. :D Ama imza vs gibi ufak tefek işleri şimdiden yapmak sonrası için daha rahat olur diye yine de belgeleri hallettiler. Sonrasında aradığımız kan sen olabilirsin dercesine, Üniversitenin bir dergisi için yabancı öğrencilerle fotoğraf çekimi yapmak yaptıklarını, benim de fotoğrafa dahil olup olamayacağımı sordular. Ben neden olmasın dediğimde, gelir gelmez böyle bir şeyi kabul ettiğim için defalarca teşekkür ettiler. (Bu teşekkür fasılları bir türlü bitmek bilmiyor.) Fotoğrafın açıklamasını yaparken, geçen yılki dergiyi gösterip, rektörle birlikte 3-4 öğrencinin fotoğrafı gibi bir kare olacağını söylediler. İlk günden rektörle tanışacaktım yani. 
Çekim saati geldiğinde 2 Japon, 1 Laoslu ve beni çok şık bir salona götürdüler. Geçen yılki fotoğraf açık havadayken, bugün hava kapalı olduğundan, kapalı mekan çekimi yapılacakmış. Çekim sonrasında rektörün anlattığına göre, 1949 yılına kadar, her yıl mezuniyet törenine kraliyet ailesinden biri mutlaka katılırmış, bu salon da o geldiğinde kullanması için yapılmış. Tabi 1949'dan sonra bu geleneği devam ettirmemişler, sadece geçtiğimiz yıllarda 1 defa Altes Prenses katılmış, Okula uğradığım ilk gün, sadece rektörle tanışmakla sınırlı kalmayıp, kraliyet ailesinin ağırlandığı, üniversitenin eski öğrencilerinin bile ilk kez gördüğü salona girme şansına sahip oldum. :) Ayrıca rektör bize kartını (meishi) vererek, istediğimiz zaman kendisine ulaşabileceğimizi söyledi. 
Çekim bittikten sonra, onlara destek olduğumuz için (yana yakıla çekime katılacak öğrenci arıyorlarmış meğer) Üniversitenin ürünlerinden herhangi bir ürünü seçmemizi istediler. Seçtiğimiz ürünü bize hediye edeceklerdi. Ben de içinde en pembe olmayanını seçerek siyah tişörtlerden aldım. Onun yanında bize su da verdiler ama bu suyun farklı tarafı, üniversitenin suyu olması. Ya da en azından etikete üniversitenin adını yazmış olmaları. :D Aşağıda fotoğrafı da var.  Tişörtün arkasındaki pembe çantayı da tişörtü içine koyarak verdiler. Kız üniversitesinde olunca her şey pembe olmak zorundaymış gibi. Sanırım ben bu pembeden kaçamayacağım. :(


Neyse, fotoğraf çekimi falan bittikten sonra, banka hesabı açtırmak için Mitsui Sumitomo Bankası'na gittim. Yurt ücretini oraya yatırmamız gerekiyor. Ama bankaya gittiğimde saat henüz öğleden sonra 3'ü biraz geçmesine rağmen kapı duvar görünce, kapıyı bulamadım sandım ve yoldan geçen birisine sorduğumda, kadın önce benim için kapıyı aradı, ama sonra farkettik ki banka kapalı. O andan sonra benim şok yaşayacağım cümleyi söyledi: "Japonya'da bazı bankalar 15.00'te kapanıyor." Bu nasıl bir sistem böyle? Hayır yani kapıda da sadece ATM'lerin 7/24 açık olduğu yazılı, banka çalışma saatleri yazmıyor hiçbir yerde. Bunu da bu şekilde tecrübe ederek öğrenmiş oldum.
Sonuç itibarıyla bankaya gitmek istiyorsam öğle saatlerini geçirmemem gerekiyor. Yarın sabah erken kalkıp gitmek lazım.
O zaman size keyifli okumalar. Ben artık yatıyorum. (: